![]() |
Register or login to get rid of this advert. |
|
|
#326
|
||||
|
||||
|
Hiçsel
Hava mevsim normallerinin üzerindeydi...
Kıştı,ama bir bahar esintisiydi kadının yüreğine esen.Yumuşak bir rüzgar dağıtıyordu saçlarını yarı aralık kalan penceresinden,ordan kalbine vurup ısıtıyordu. Kıştı... Bebek kokusunu ilk kez duyan bir anne gibiydi,tarifsizdi.Yattığı yerden aralık kalan penceresinden dışarıyı izliyordu.Kuşlar konuyordu pencerenin önünde ki bırakılmış su kabının yamacına kadın onları izlerken kumrulaşıyordu. Çocuklar oyun oynuyordu bahçede burnuna nemli bir bodrum katı kokusu doluyor.içine çekiyordu.Yaş kavramını unutup çocuklaşıyordu.. Kendi çapında mutluluklar yaratıyor''mutluluk''bu diyordu.Gözünün önünden bir film şeridi gibi geçiyordu hayatı,o kötü anıları kesip montajlıyor du aklı sıra.Gülmek istiyor du,gülüyordu.. Mutluyum diyor,şarkılara şiirlere sığınarak avunuyordu.Avunmaktı sihirli kelime'' mutluluk''avunmaktı.''Avunmak ''mutluluktu. MUTLUYDU! Aradan saatler geçmişti irkildi kadın korkmuşcasına...Yatağından doğruldu:Yağmur başlamıştı. Hava mevsim normallerine dönmüştü,koca bir hiçlik kaplamıştı benliğini. Neden sonra anladı: Gözlerini kırpıştırarak açtı ovuşturdu.Geceden açık kalan televizyona ilişti gözleri İstanbul gök gürültülü sağnak yağışlı,sel uyarısı yapılıyordu: SEL OLDU AKTI GÖZLERİNDE Kİ MUTLULUK....
__________________
Kimsenin uykusunun fesleğen koktuğu yok... Last edited by gloomy; 08-12-2010 at 11:50 PM. |
| The Following User Says Thank You to gloomy For This Useful Post: | ||
RÜZGAR (14-09-2010) | ||
|
#327
|
||||
|
||||
|
biraz uzun okur musunuz bilemem ama klavyesine aşık olduğum bu adamın yazısını paylaşmaktan kendimi alıkoyamıyorum.. hem eğlenceli falan okurken sıkılmazsınız.
yalnızın iptilasıdır yalnızlığı koltuğun başına çenemi dayamış dışarıya bakıyorum. müthiş bir sessizlik var dışarıda, müthiş bir karanlık. fırtınanın yaprakları uyutmayışını seyrediyorum. pencereden sızan hafif rüzgarla biraz üşüyor, ürperiyorum. yalnızca yaprakların hışırtısı var, yeryüzü mühürlenmiş gibi. birden sokağa çıkmaya karar veriyorum. saat gecenin dördü. şimdi, geceye ayakkabımın tıkırtısı eklendi. evimin karşısındaki sokak lambasının cılız ışığı altında dikiliyor ve evime bakıyorum. pencerede kendimi görüyorum: koltuğun başına çenesini dayamış, sokağı izliyor. huzursuz oluyorum. belki caddede açık bir dükkan, insanlar, bir yaşam belirtisi vardır ümidiyle yürümek istiyorum. gitmeden tekrar bakıyorum pencereye, kendimi görüyorum. beni izlemiyor. garip. bir aşağı sokağa giriyorum; çok karanlık, sanki ruhlar bana dokunmadan dönüyor çevremde. sonra bir ses duyuyorum, hemen sol yanımdan geliyor; bir ihtiyar, kaldırımın kenarına çökmüş, başı ellerinin arasında öne arkaya sallanıyor. nasıl da fark etmedim? hırıltılı, inler gibi bir ses çıkarıyor; gülüyor mu yoksa ağlıyor mu anlayamıyorum. ne işi var burada? göz göze gelmemek için dua ediyorum. yavaşça kaldırıyor başını. aman allah'ım, göz bebekleri yok. ifadesizce izliyor beni. görür gibi bakıyor. yavaşça gülümseyerek, kızıl parmaklarıyla ardımı işaret ediyor, sesi hırıltılı: "arkana bak." tedirginim. yavaşça dönüyorum arkama. bir soytarı cüce. koşarak taklalar atıyor rengarenk kıyafetleriyle. ne zaman gelmişti? karanlık bir sokaktayım. eve gitmek istiyorum, yürüyemiyorum. sanki dünyada yalnızca üçümüz varız. ihtiyar, şu lanet cüce, bir de ben. evim çok mu uzaktı? *** kan ter içinde uyandım. işlerimin iyi gitmeyeceği hep başından bellidir zaten. yapacak başka şey bulamamamdan mütevellit; uzun zamandır görüşmediğim, yalnızca arada bir msn'de selamlaştığım bir arkadaşımın buluşma teklifini kabul ettim. öğleden sonra buluşacağız, kız arkadaşıyla gelecekmiş. duşa girdim, bir şeyler atıştırdım, saçımı başımı düzeltip giyindikten sonra artık buluşma mevzuatına inceden geçiş yapalım dedim. abim de kendi arkadaşlarıyla buluşacak, önce onu bırakıp çocukların yanına geçicem. plan bu. abimle evin dışına çıktığımızda kapının önünde beni tek seven çocuk olarak tarihe geçecek olan (kucağıma aldığım koyveriyo zırıltıyı amına koyim) komşunun oğlu erdem yere oturmuş, bişeyleri ağzına götürüp duruyo. lan bi baktım, herif yerde ne kadar karınca var, haşere var, efendime söyleyim semender var (oh siktir) afiyetle yiyo. tık diye vurdum gafasına: - napıyon lan sen? böcek mi yiyosun? bırak. la bırak. - abi? enis abi? ditti? - hee gitti enis abi. lan oğlum, sen böceği ısırmayacaksın, böcek seni ısıracak. konsepti yanlış anlamışın sen. - ditti? - hee ditti. bak erdemcim, gazetecilikte ilk öğretilen şey budur. adam köpeği sikerse haberdir, ama köpek adamı sikerse... evet, aslında o da habermiş. bak şöyle söylim. ııı, yeme yavrum o böceği. köpek sikilmez. - ne biçim konuşuyosun lan çocuğun yanında? - noolcak amına koyim? şimdi erdemcim... - abi? enis abi? piç? - ne ne ne? ne dedi lan bu? - enis sen mi öğretiyosun lan bunları çocuğa? - abi valla... siktir lan ne ben öğreticem? - bak hala. - enis abi piç? - lan sussana oğlum. herif daha baba demeden enis abi piç demeyi öğrenmiş. kim öğretti lan bunu sana! (bebeyi sars) - yürü lan manyak. - kanımız yerde mi kalacak agabey! (abiyi sars) - lan yürü oğlum. - bi kısa marlboro vercen mi usta? (bakkalı sars). ııı pardon niyazi abi, yanlışlıkla şeyaptım. bi kısa marlboro. neden dumanı gözüme üfledin? atladık arabaya, yardırarak gidiyoruz. fazlasıyla dalgın olmalıyım, abimin "dikkat dikkat dikkat!" diye haykırışıyla kendime gelip frene asıldım. yolun ortasında yaşlı bir herif, yavrum, gazete okuya okuya göt atıyor; arabaymış kamyonmuş troleybüsmüş, sikinde değil. normal şartlar altında her boka asabiyet yapan, tepki veren taraf benken, dünyanın en naif insanı olan abim bu olayda sazı eline almıştı. camdan yarı beline kadar sarkıp herife bas bas bağrıyor: "önüne baksana teyze! kör müsün!" ulan acaba hanginiz kör? herifin sakalı yeri süpürüyor, hala diyo ki "teyze kör müsün?" ulan hala gülüyorum. kırk yılın başı bi asabiyet yapıyım dedi, onu da bok etti. şimdi aslında, benim ve çevremdekilerin genel olarak bir hitap sorunu yaşadığımızı düşünüyorum ben. henüz 18'ime adım attığım günlerde işemek üzere bir cami tuvaletine yöneldiğimde kapıda dikilen en az 80 yaşında, yaşayıp yaşamadığından dahi emin olmadığım bi herife "abi tuvalet paralı mı? ha abi?" gibi akla zarar sualler yöneltmiştim. ulan herif nuh tufanına şahitlik etmiş, yedinci baharını yaşıyor; ben ısrarla adamın abim olacak yaşta olduğuna ikna çabalarındayım. onu siktir et, sorunun saçmalığına bak. herif orada milletin bokunu yemek üzere beklemiyor herhalde, belli ki görevli. ayrıca altıma işemek üzereyken helanın paralı olup olmadığını sorgulayarak üçün beşin hesabını yapmam da efsaneymiş hakikaten, şu an fark ediyorum. tabii bizden beterleri de var. o zaman 24 yaşında olan bir arkadaşım (olmaz olsun) dolmuşta inceden hoş bir kızımızın "çok sıcak oldu, camı açtırır mısınız?" minvalli ricası üzerine heyecandan ve uzun süre konuşmamış olmanın verdiği ses kontrolsüzlüğüyle önündeki kore gazisini dürterek "gardaş, camı açsana!" diye haykırarak kulaklarda bir hoş sada bırakmıştı. hani, kore gazisi dediğime bakma, aslında adam bizzat ilk güney kore cumhurbaşkanıydı. fotoğrafına şu linkten ulaşılabilir: http://bit.ly/bXxvLP (ayrıca fotoğraftan anlıyoruz ki, o dönem kore cumhurbaşkanı olmak için; 150 yaşında olmak, göz adı verilen gereksiz organı tamamen hayatından çıkarmış olmak, "tatmış ve beğenmiş" adını verebileceğimiz bir yüz ifadesine sahip olmak ve giyim kuşam itibariyle bağ-kur emeklisi olmak, adaylarda aranan başlıca şartlar imiş.) uzatmayalım, yeterince anladın sen zaten benim ve çevremdekilerin ne kadar enteresan insanlar olduğumuzu. mesela babam kumandadaki bütün tuşlara basarak trt'deki haberleri bulabileceğine inanan bi insan. - lan oğlum gelin açın şu trt'yi ben beceremedim. - baba o kumanda değil, tetris. - haaa, ben de diyorum niye çubuk gelmiyo. aç trt'yi de haberleri şirinleyelim. evet, ailemiz manyak. *** mevzuya dönelim abiko. abimi arkadaşlarının yanına bıraktıktan sonra ben de bizim çocuk ve kız arkadaşıyla buluştum; oturduk yavaştan içiyoruz, muhabbet ediyoruz. fakat sorun şu ki; "uzun süre sevgili bulamamış, bulduktan sonra da manasızca götü kalkıp ona buna saran adam" (evet, var hakikaten böyle bir genellemeye tekabül eden insanlar) ile imtihan halindeyim mütemadiyen. bu adamlar bir anda ilişki uzmanı kesilirler, onun bunun sevgili bulamaması hakkında yorumlar yaparlar, civarında sevgilisi olmayan arkadaşlarında hata bulmaya çalışırlar vesaire. şahsım adına söylemem gerekirse bu noktaya kadar bu adamların beni taciz edebilecekleri bir durum olamaz, zira zaten sürekli olarak ya sevgilisi olan ya da birileriyle mutlaka flört halinde olan bi adamım. ha bunu "yalnız kalma korkusu" ile bağdaştırıp çok acayip psikolojik çözümlemelerde bulunacak kardeşlerim hiç merak buyurmasınlar, ben zaten ziyadesiyle yalnız bi adamım. her neyse, bu sonradan görme güruh sadece -her ne sebepten olursa olsun- sevgili yapamamış arkadaşlarına merhametsizce davranmak gibi mevzuatla da sınırlandırmazlar davranışlarını. dokunmamaları, girmemeleri gereken mevzuları yanında kız arkadaşlarının olmasının verdiği özgüvenle umarsızca ve yavşakça didiklerler, ki bana dokunan da işte bu mecradır. bu arkadaşımız da tam olarak bu bütün profilin nefis bir örneği. saatlerce kendi kaleminden sevgilisiyle "o kafayla alper asla sevgili bulamaz", "ben sanmıyorum ki kadir'in bi sevgilisi olabilsin" gibi son derece lümpen, adi ve kibirden ibaret muhabbetler dönerken ben çocuğu izliyordum. küçük burunlu, gözlüklü, biraz kilolu bir eleman. yakışıklı desen değil, karizmatik olabilmenin civarından geçmişliği yok, hani belki sevimli diyebilirsin (ki bence sevimlilik, bir erkeğin başına gelebilecek en talihsiz şeydir), başka bi olayı yok. evet, faça janti ama seninkisi at sikinde kelebek güzel kardeşim. tabii mevzunun dönüp dolaşıp bana geleceğini tahmin edip erkenden kalkmak gerekiyordu, basiretimiz bağlandı. geçmişte yaşadığım o trajik ve dahi travmatik hadisenin köküne kadar farkında olmasına rağmen "hacım sen niye dikiş tutturamadın bi yerde yeaa? akıakı", "abi sen nolucan böyle? unutamadın mı lan yoksa? ahıaha", "aga senin işin de zor haaa. bak ben sana olayı söyleyim abi, birini sevicen, sonuna kadar o şekil devam edicen" gibi abuk subuk, sonu gelmeyen muhabbetleri uzattıkça içime kapanıyordum. her vuruşunda biraz daha gardım düşüyordu. gerçeği bu kadar yalın yüzüme tükürmesine bilerek ve isteyerek mi müsaade ediyordum? sonra, belki de alkolün etkisiyle içimden mırıldandığımı sandığım o sözler duyuluyor bu cehennem masada: yalnızın iptilasıdır yalnızlığı... karşımdaki kız ifadesizce izliyor beni. görüyor gibi bakıyor. göz bebekleri yok gibi. sonra kırmızı ojeli parmaklarıyla biraz öteyi işaret ediyor gülerek: karşımdaki çocuk karnını tutuyor, gülmekten takla atacak gibi duruyor. yerimden doğrulup ellerimle avurdunu sıkıyorum, gülmeler kesiliyor. kalkıyorum masadan, yürüyorum. bir eski sevgili düşüyor aklıma. gittiğinden beri, bir yüzüm kırmızı. *** kan ter içinde uyanıyorum. saat gecenin dördü. beni gerçekten duyuyor musunuz? orijinali için: http://bit.ly/b93Joi Last edited by M&P; 08-08-2010 at 02:40 PM. |
| The Following User Says Thank You to M&P For This Useful Post: | ||
Wolvi (08-08-2010) | ||
|
#328
|
||||
|
||||
|
Ben adam olamam çünkü !!
1)İnsanları kendim gibi zannediyorum hala!
2) İnsanları kendim gibi zannedip,kendim gibi ilgileniyorum hala! 3) Sevdiklerimi kendi yarattığım yalancı bir dünyada yalancı bir yere koyuyorum hala! 4) Sevdiklerim beni üzüyor hala! 5) Beni üzenleri çok seviyorum hala! ...6) Beni en çok üzeni çok özlüyorum hala! 7) Aptalım hala! 8) Kendimden memnunum hala! 9) Kalleş aşkıma gülümsüyorum hala! 10) Arkamdan iş çevirenlere ortak oluyorum hala! 11) Dostluklar yalanmış öğrenemedim hala! 12) Sevdiğimden sevdiğim için kaçıyorum hala! 13) Canım canımdan alınıyor ben sessizce izliyorum hala! 14) Yaşam formlarına rağmen ve inadına insanım hala! 15) Üzgünüm Annecim,Üzgünüm Babacım HAYATI ÖĞRENEMEDİM hala!
__________________
Kimsenin uykusunun fesleğen koktuğu yok... |
| The Following User Says Thank You to gloomy For This Useful Post: | ||
RÜZGAR (30-08-2010) | ||
|
#329
|
||||
|
||||
|
Hz. Muhammed'in Hz. Ayşe'ye olan sevgisi..
Hz. Aişe, Peygamberimizle (asm) yeni evlenmişti. Eşinin kendisini sevip sevmediğini merak etmekteydi ya da kendisini ne kadar ve nasıl sevdiğini... Hz. Aişe bu düşüncesini Peygamber Efendimizle (asm) konuşmadan edemedi. "Ey ALLAH'ın Resulü (asm), beni seviyor musun?" "Evet, Ya Aişe, tabi seviyorum!" Hz. Aişe dahasını da merak ediyordu, acaba nasıl seviyordu? Hemen sordu: "Beni nasıl seviyorsun?" Peygamberimiz (asm) sevgi şeklini tanımladı eşine: "Kördüğüm gibi." Bu cevap Hz. Aişe'yi çok sevindirdi, çünkü kördüğüm açılamazdı. Açılmayan, bitmeyen sırlı bir sevgi demekti. Alacağı cevap onu çok mutlu ettiği için, Hz. Aişe sık sık sorardı: "Ey ALLAH'ın Resulü, kördüğüm ne âlemde?" Peygamberimiz (asm), Hz. Aişe'yi memnun eden cevabı verirdi her defasında: "İlk günkü gibi..."
__________________
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE |
|
#330
|
||||
|
||||
|
Can Yücel - Olmuyorsa Zorlamayacaksın
Olsun istersin…
Hatta olsun diye yapılması gerekenden daha da fazla üstelersin. Aşktır; değer verirsin, ödün verirsin, sevgiden de öte saygı gösterirsin, olmayacak kaç şey varsa bir araya bile getirirsin… Bakarsın, ne anlattığını anlayabilmiş (?) ne de çözüm için bi’şeyler yapma gayretinde. İştir; sabahlarsın, “olsun” diye ailenden çaldığın zamanı oraya verirsin… Dosttur; hayatta kimseyi dinlemediğin kadar dinler, kendine ayırmadığın onca şeyi “O’na” ayırmaya çalışırsın… Sonra olayın içinden kendini çıkartır şöyle karşıdan yaptıklarına bir bakarsın… Bakarsın ki her şey başladığın gibi! Olmuyorsa, olmuyordur! Gönlün rahat mı? Elinden geleni yaptın mı? Cidden olmuyorsa zorlamayacaksın. |
| The Following User Says Thank You to _uLu_ For This Useful Post: | ||
RÜZGAR (30-08-2010) | ||
|
#331
|
||||
|
||||
|
Anneciğim..
Ak saçlı başını alıp eline, Kara hülyalara dal anneciğim! O titrek kalbini bahtın yeline, Bir ince tüy gibi sal anneciğim! Sanma bir gün geçer bu karanlıklar, Gecenin ardında yine gece var; Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar, Yaşlı gözlerinle kal anneciğim! Gözlerinde aksi bir derin hiçin, Kanadın yayılmış, çırpınmak için; Bu kış yolculuk var, diyorsa için, Beni de beraber al anneciğim!... (Necip Fazıl Kısakürek)
__________________
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE |
| The Following User Says Thank You to RÜZGAR For This Useful Post: | ||
_uLu_ (30-08-2010) | ||
|
#332
|
||||
|
||||
|
ÜÇ NOKTA...
Üç noktayı susmak mı zannettiniz siz? Üç nokta, çok sey anlatılmak istenen ve anlatılan Her bir noktanın zerreleri adedince birer nokta daha Anlatılamayan, anlaşılamayan; insanın kendine de anlatamadığı, dinletemediği. Üç nokta, araları bin yıllık mesafe Pergelin iğneli ayağı bir nokta yüreğimizde; diğer ayağı, sabit kalemle konulmuş Diğer noktalar arasında gidip gelmekte; Tekrar aynı noktaya dönmekte. Üç noktayı susmak mı zannettiniz siz? Üç nokta, söz geçirememek yüreğe, zincirlemeye çalışmak nefsi; günahtan kaçmak, günaha batmak Üç nokta merhamet; sizin alınganlığınız, benim kırılganlığım Olumsuzluk eklerinin yanlış okutulması. Üç nokta, tereddüt kimi zaman, pervasızlik çoğu zaman Üç nokta imkânsızlık, araları muamma. Üç noktayı susmak mı zannettiniz siz? Üç nokta, yüreği dinlemek ara sıra, konuşmaktan men etmek sık sık Sevdayı çiçek gibi değil bir kurşun gibi taşımak; çiçek gibi Taşıyamayacak olmak. Üç nokta, İstanbul'u taşıyamamak, altında kalmak kâinatın Yardım dilemek bir dosttan ve yine kendimize ihânetimizden Ve de dostluğa, Ağırlaştırmak yüreğimizde dostluğu çaresizce. Üç noktayı susmak mı zannettiniz siz? Üç nokta, konuşmak, hiç susmadan konuşmak kendi kendine Bir cinnet üç nokta. Aklını sakınmak delirmekten, Deliliğini korumak aklından Ve şimdi üç nokta ağlamak bir Kur'an kıraatinde günahkârlığına Ve de günahsızlığına; olmayan çârelerine, var olan çâresizliğine. Üç noktayı susmak mı zannettiniz siz? Üç nokta, mahkum olmak mesafelere; boyun eğmek nâfileye Üç nokta, çâresiz çığlıklarla uyanmak rüyadan; Açılmayan kapıları yumruklamak Üç noktayı susmak mı zannettiniz siz? Üç nokta bilmek yanlışlığı ve devam etmeyi istemek yanılmaya Üç nokta yaşamak baska hayatlar için; yaşamaya mahkûm olmak diğerlerinin hayatını ve öldürmek kendininkini. |
|
#333
|
||||
|
||||
|
Üzülme!..
Dert etme can!.. Görebiliyorsan, dokunabiliyorsan, nefes alabiliyorsan, yürüyebiliyorsan ne ...mutlu sana!.. ...Elinde olmayanları söyleme bana... Elinde olanlardan bahset can!… Üzülme!.. Geceler hep kimsesiz mi geçecek?.. Gidenler dönmeyecek mi?.. Yitirdiğin her ne ise; bir bakarsın yağmurlu bir gecede.. Veya bir bahar sabahında karşına çıkmış... Bil ki güzellikler de var bu hayatta... Gel Git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin? Hüzün olgunlaştırır , Kaybetmek sabrı öğretir... Mevlana..
__________________
her sabah yatağından kalktığında yere basınca beni hatırla.. çünkü hep orda seni ve sevgimizi koruyacağım.. |
|
#334
|
||||
|
||||
|
HER CANLIYA İYİLİK..
Bir adam yolda yürürken çok susadı..Yol üzerinde bir kuyuya inip su içti.. Suyunu içtikten sonra susuzluktan dili damağına yapışmış bir köpeğin yaklaştığını gördü.. Kendi kendisine (Bu köpekde çok susamış.) deyip köpeğe su içirdi.. Yüce Allah bu kişinin davranışından memnun kaldı.. Hz.Peygamber bu olayı anlattıktan sonra kendisini dinleyen sahabelerden bazıları: -Ey Allah'ın resulü, yani bize hayvanlara yaptığımız iylikler için de sevap var mıdır? diye sordular.. Peygamberimiz: -Evet, her canlıya yapılan iylikte sevap vardır.. diye buyurdu.
__________________
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE |
|
#335
|
||||
|
||||
|
Neden Evlilik Yüzüğü Yüzük Parmağına Takılır?
Neden evlilik yüzüğü yüzük parmağına takılır biliyor muydunuz? Evlilik yüzüğü neden hep aynı parmağımızdadır da, neden işaret parmağı baş parmak ya da serçe parmak değil de neden yüzük parmağı... Evlilik yüzüğünü ilk defa eski mısır prensesi Nefertiti takmıştır... o yıllardaki Tıbbın ne kadar ilerde olduğu ayrı bir tartışma konusudur ama yüzyıllar Sonra anlaşılmıştır ki direk kalbe giden tek damar evlilik yüzüğünü taktığımız Parmaktadır.. Başka hiç bir parmağımızdan direk kalbe giden bir damar yoktur... Neden evlilik yüzüğü olduğunu biliyor musunuz neden bir kolye veya başka bir şey değil? Çünkü eski Mısır’da yılan ölümsüzlüğü temsil edermiş yüzükte kuyruğunu ısırmış yılanın simgesidir evlilikler ölümsüz olsun diye takarlarmış...
__________________
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE |
| The Following User Says Thank You to RÜZGAR For This Useful Post: | ||
mhsb (25-09-2010) | ||
|
#336
|
||||
|
||||
|
KALEM VE KELAM
İki iyi dosttular. Yedikleri, içtiklerini bir tarafa bırakın; söyledikleri bile ayrı gitmezdi. Kelam ne söylerse, kalem yazardı; kalem ne yazmışsa, kelam onu söylerdi. Her fani gibi onlarında arasına bir husumet girdi. Aslında çoktandır husumet onlara göz kırpmış, arada bir kulaklarına kötü sözler fısıldıyordu. Kelam ile kalem bu söyleyişlere aldırış etmiyordu. Dostluklarının ezeli ve ebedi olduğu vehmine kapılmışlardı. Vehmin başlı başına bir husumet olduğunun farkına varamadılar. Vehim, husumetin tohumudur. İyi veya kötü denilebilecek bir rengi yoktur. Bilemediler. Kalem, her şeyi kolayca yazardı. Söz ne kadar güçlü ise kalem de o derece güçlüydü. Allah, tek kelamla şeytana “ İn oradan! Sen kovulmuşlardansın.” Buyurduğu zaman kalem bir çırpıda İblis’in alnına yapışmış, boşluğa mahal bırakmadan hükmü yazmıştı. Geriye dönüp baktığı zaman hep o anı hatırlar ve ürperirdi. Hayatının en zorlu yazısıydı bu. “İn oradan!”. İblis’in alnına yazıyı yazarken dudaklarına ateş bulaşmış, dili yanmıştı. Hafif peltekliği bu yüzdendi. Bu durum ona tatlı bir söyleyiş kazandırıyordu. En azından en iyi dostu kelam böyle söylüyordu. Bazı kelimeleri yazarken zorlanıyor “ş” leri “s” ye , “r” leri “y” ye dönüştürüveriyordu. Kelam kalemin yazım yanlışlarını yüzüne vurmaz kusuruna bağışlardı. Aradan yüzyıllar geçti. Ne kalem kelamsız olabildi ne de kelam kalemsiz. Kelam unutulmaktan çok korkardı. Dünyada her şeyden daha kıymetli olan bilinme arzusu benliğini yakıp kavuruyordu. Bu yüzden kalemi canından çok seviyordu. Kalem de, kelam da can bulduğu düşüncesiyle kelamsız bir dünya düşünemiyordu. Zira kalem için dünyada her şeyden daha kıymetli olan şey bilme arzusuydu. Bilinmek ve bilmek! İşte evrenin yüzyıllardır süren serüveni … ******** “ İçimde bir sıkıntı var. Bir türlü söyleyemiyorum. Göğsüm daralıyor, nefes alamıyorum. Bugüne kadar böyle bir şey olmamıştı. Tüm sıkıntıları, sevinçleri, acıları dile getiren ben, bunu dile getiremiyorum.” Dedi kelam. Kalem, kelamın bu söylediklerini aynen yazdı. Kelam susunca kalem yazamadı. Bu bir kanundu ve hiç değişmedi. Başını sayfalarda gezdirdi kalem. Fakat hiçbir şey yazmadı. Satır atladı, sayfa atladı. Atladı, atladı, atladı … Kelam’ın bu haline çok üzülüyordu. Fakat ne yazabilirdi ki. Bugüne kadar o söylemeden tek bir harf bile yazmamıştı. Kelam sustu, kalem sustu. Kelam hüzünlü gözlerle baktı arkadaşına. “ Ne güzel, ne narin bir dost. Keşke …” düşünmeyi bıraktı. Ağlamak istiyordu, ağladı. Gözyaşlarını kaleme, sayfalara akıttı. Kalemin canı yanıyordu. Sezinlediği bir şeyler vardı. Ama dillendiremiyordu. Arkadaşı uzun bir süredir bu haldeydi. “Acaba ne olmuştu?” Bu sorunun cevabını bilmek için, içi içini yiyordu. Söyleyip de yazmadığı bir şey mi vardı? Gözünden bir şey mi kaçırmıştı? Bunun olabileceğine ihtimal vermiyordu ama içini kemiren kuşkuyla yazdığı tüm yazılara geri döndü; İlk varolduğu güne… Kalemi bildiği güne … Bir cümle gözüne takıldı. “ Varlığın bana ıstırap veriyor. Acı çekiyorum. Söylenmekten yoruldum.” Kalem, bu cümlede neden durduğunu anlayamamıştı. Bakındı, bakındı, bakındı. Cümleye düşen kurumuş bir damla gözyaşının harfleri dağıtmış olması dikkatini çekmişti. Hatırlıyordu. Kelam söylenirken bir damla düşmüştü sayfaya. Acaba ağlıyor mu diye başını kaldırıp arkadaşına bakmıştı. Gözleri kızarmış, benzi solmuştu kelamın. “ Ağlıyor musun yoksa “ diye sordu kalem. “ Hayır. Rüzgardan sanırım. Biraz rahatsızım” deyip meseleyi kapatmıştı. Fazla durmamıştı üzerinde. İnanmıştı. Yazdıkları üzerinde ilerlemeye devam etti kalem. Bir cümle daha beyninin içinde raksetmeye başladı. “ Allah’ ım, bilinmek ne ağır bir imtihandır, anladım. Canım yanıyor., yüreğim…. Zavallı yüreğim. Ya Rab! Ne olur tut beni.” Kalemin yürek ucu cız etti. Başka bir cümle. Hayır bir beyit ; “ Beni candan usandırdı Cefadan yar usanmaz mı? Felekler yandı ahımdan Muradım Şem’i yanmaz mı?” Bu satırları okuduktan sonra durdu. Beyitte geçen “ ah “ kelimesinin koyu harflerle yazıldığını fark etmişti. Birden anımsadı. Kelam özellikle üzerinde durmuştu; ” Ah”’ ı koyu ve kalın yaz diye. Başını gayrı ihtiyarı kaldırmış ve arkadaşına bakmıştı kalem. O anda iki dalga; hayır iki şimşek ; hayır iki dünya; hayır, hayır iki evren çarpıştı sanki. Kalem ilk günkü gibi ateşlendi. “ Anladın mı? “ diye sordu kelam. “ Şimdi bilinmek ateşine , bilme ateşi düştü. Seni şimdi biliyorum.” dedi. Kalem tutuşmaya devam ediyordu. Kendinden geçmiş, ne yaptığından bihaber, kelamdan hiçbir söz işitmemiş olmasına rağmen ilk kez söylenmeden yazdı. “ AH " |
|
#337
|
||||
|
||||
|
ÇOCUK NE YAŞIYORSA ONU ÖĞRENİR..
Eğer, bir çocuk sürekli eleştirilmişse; Kınamayı ve ayıplamayı öğrenir. Eğer, bir çocuk kin ortamında büyümüşse; Kavga etmeyi öğrenir. Eğer, bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa; Sıkılıp, utanmayı öğrenir. Eğer, bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse; Kendini suçlamayı öğrenir. Eğer, bir çocuk hoşgörüyle yetiştirilmişse; Sabırlı olmayı öğrenir. Eğer, bir çocuk desteklenip, yüreklendirilmişse; Kendine güven duymayı öğrenir. Eğer, bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse; Takdir etmeyi öğrenir. Eğer, bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse; Adil olmayı öğrenir. Eğer, bir çocuk güven ortamı içinde yetişmişse; İnançlı olmayı öğrenir. Eğer, bir çocuk kabul ve onay görmüşse; Kendini sevmeyi öğrenir. Eğer, bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse; Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir. Dorothy Law Nolte
__________________
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE |
| The Following User Says Thank You to RÜZGAR For This Useful Post: | ||
gloomy (02-10-2010) | ||
|
#338
|
||||
|
||||
|
Sedefler susuz kaldı
Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla suskun, Ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını...
Ve Hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına verdi, hakim... "Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun...?" Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı... "Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan..." Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda... Sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu, kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından... Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti. Herkes onu dinliyordu.. Yaşlı kadının gözleri doldu... Ve devam etti... "Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez... 50 yıl önceydi... O çiçeği bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm.. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim... Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım... Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş dedilerdi... 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi... Ta ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş.. Uyuyakalmışım... Ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim... Hayatımı, umudumu her şeyimi verdim... Ondan hiç bir şey göremedim.. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim.... Onsuz daha iyiyim, yemin ederim." Hakim, yaşlı adama dönerek; "Diyeceğin bir şey var mı baba" dedi. Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi. "Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadime'mi de orada tanıdım... Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim... O çiçeklerle doludur bahçesi... Kokusuna taptığım perişan eder yüreğimi... İlk evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm... Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi.. Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi... Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun... Lafım geçmedi... O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu... Ben ona gece sularsan geçer dedim.. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim... O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim... Her gece o çiçek ben oldum... Sanki... Ona bu yüzden tapabilirdim..." dedi adam o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle... "Her gece O yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu boşalttım... Sedef gece sulanmayı sevmez, hakim bey.. Geçen gece de... Yaşlılık.. Ben de uyanamadım.. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı amma, kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım.. Sesimi çıkartamadım..." O an Mahkeme salonunda her şey sustu... Ertesi sabah gazeteler "Sedef susuz kaldı" diye yine yalnızca neticeyi haber yaptılar.
__________________
Kimsenin uykusunun fesleğen koktuğu yok... |
| The Following User Says Thank You to gloomy For This Useful Post: | ||
RÜZGAR (12-10-2010) | ||
|
#339
|
||||
|
||||
|
Bağlanmayacaksın
Bağlanmayacaksın bir şeye
Öyle körü körüne “O olmazsa yaşayamam” demeyeceksin Demeyeceksin işte Yaşarsın çünkü Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki Çok sevmeyeceksin mesela O daha az severse kırılırsın Ve zaten genellikle o daha az sever seni Senin O’nu sevdiğinden. Çok sevmezsen çok acımazsın Çok sahiplenmeyince Çok aitte olmazsın hem Çalıştığın binayı Masanı, telefonunu, kartvizitini Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin. Gökyüzünü sahipleneceksin, Güneşi, ayı, yıldızları Mesela kuzey yıldızı Senin yıldızın olacak “O benim” diyeceksin Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin.. Mesela gökkuşağı senin olacak İllede bir şeye ait olacaksan, Renklere ait olacaksın, Mesela turuncuya, Yada pembeye, Ya da cennete ait olacaksın. Çok sahiplenmeden Çok ait olmadan yaşayacaksın Senin değillermiş gibi davranacaksın Hem hiçbir şeyin olmazsa Kaybetmekten de korkmazsın Onlarsızda yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın Çok eşyan olmayacak mesela evinde Paldır küldür yürüyebileceksin İlle de bir şeyleri sahipleneceksen Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat İlişik yaşayacaksın Ucundan tutarak.. CAN YÜCEL
__________________
Kimsenin uykusunun fesleğen koktuğu yok... |
| The Following User Says Thank You to gloomy For This Useful Post: | ||
hanci (15-10-2010) | ||
|
#340
|
|||
|
|||
|
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak. Ceylanı kurtardım avcının elinden ama daha baygın yatar ayılamadı. Kopardım portakalı dalından ama kabuğu soyulamadı. Oldum yıldızlarla haşır neşir ama sayısı bir tamam sayılamadı. Kuyudan çektim suyu ama bardaklara konulamadı. Güller dizildi tepsiye ama taştan fincan oyulamadı. Sevdalara doyulamadı. Giderayak işlerim var bitirilecek, giderayak. Haziran 1959 Nazım Hikmet Ran |
| The Following User Says Thank You to hanci For This Useful Post: | ||
gloomy (18-10-2010) | ||
|
#341
|
||||
|
||||
|
__________________
..I see the truths hidden in the darkness just like a cat,I smell your lies just like a wolf.. |
| The Following User Says Thank You to DevilSmile For This Useful Post: | ||
RÜZGAR (28-10-2010) | ||
|
#342
|
||||
|
||||
|
Mevlana’dan hayata dair
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum. Ağladım. Zamanla ışıkta yaşamayı ögrendim. Karanlığı gördüm, korktum. Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladim sevdiklerimi. .. Ağladım. Yaşamayı ögrendim. Dogumun, hayatın bitmeye başladığı an oldugunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar oldugunu ögrendim. Zamanı ögrendim. Yarıştım onunla… Zamanla yarışılmayacagını, zamanla barışılacağını, zamanla ögrendim… Insanı ögrendim. Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler oldugunu… Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulundugunu ögrendim. Sevmeyi ögrendim. Sonra güvenmeyi… Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı oldugunu, sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kuruldugunu ögrendim. İnsan tenini ögrendim. Sonra tenin altnda bir ruh bulundugunu. .. Sonra da ruhun aslında tenin üstünde oldugunu ögrendim.. Evreni ögrendim. Sonra evreni aydınlatmanın yollarını ögrendim. Sonunda evreni aydinlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektigin ögrendim. Ekmeği ögrendim. Sonra barış için ekmegin bolca üretilmesi gerektigini. Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli oldugunu ögrendim. Okumayı ögrendim. Kendime yazıyı ögrettim sonra… Ve bir süre sonra yazı, kendimi ögretti bana… Gitmeyi ögrendim. Sonra dayanamayıp dönmeyi… Daha da sonra kendime ragmen gitmeyi… Dünyaya tek başına meydan okumayı ögrendim genç yaşta… Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektigi fikrine vardım. Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektigine aydım. Düşünmeyi ögrendim. Sonra kalıplar içinde düşünmeyi ögrendim. Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yikarak düşünmek oldugunu ögrendim. Namusun önemini ögrendim evde… Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk oldugunu; gerçek namusun, günah elinin altindayken, günaha el sürmemek oldugunu ögrendim. Gerçegi ögrendim bir gün… Ve gerçegin acı oldugunu… Sonra kararında acının, yemege oldugu kadar hayata da lezzet kattığını ögrendim. Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim. Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim. Olur ya … Kalp durur … Akıl unutur … Ben dostlarımı ruhumla severim. O ne durur, ne de unutur … MEVLANA |
| The Following 3 Users Say Thank You to Nuvola For This Useful Post: | ||
|
#343
|
|||
|
|||
|
Dünya kirletilmişse,
Üstünüze sıçramış Bir şey vardır mutlaka. Benimki aşktan bir leke, Kazındıkça kendini temize çeken ...Gizlice. Sürtündükçe kıvılcımlar saçan Çakaralmaz renk cümbüşü işte. Ya sizinki? Ben vazgeçmeler ustasıyım. Reddedemem önerinizi, Paylaşalım elbette: Lekeniz sizde kalsın, Ben aşk’ı alırım sadece. Dünya kirletilmişse, Üstünüze sıçramış Bir şey vardır mutlaka. Benimki iki soluk arasında Gelip geçen zaman. Hangisi ölüm hangisi yaşam? Ya sizinki? Ben vazgeçmeler ustasıyım. Yaşadığınız bir ömür değil mi? Seçimi siz yapsanız, istediğiniz sahneyi seçseniz: İster ilkincisi olsun ister sonuncusu fark etmez ki, - Başarımızı arttıracaktır provalardaki performansınız - Artanıyla yetinirim zaten ben, ilk gösteri için siz önden buyrunuz lütfen! Dünya kirletilmişse, Üstünüze sıçramış Bir şey vardır mutlaka. Benimki korkusuz ve kuşkusuz bir aşk, Başdöndürücü ve anısız, Fısıldaşmaları dalgınlıklara takılı. Ya sizinki? Hala anlamadınız mı? Demiştim: Ben vazgeçmeler ustasıyım. Aşk’ı bana terk etmiştiniz zaten, Üstü...kalabilir sizde... TUĞRUL ASİ BALKAR ...güzelmiş... |
| The Following User Says Thank You to hanci For This Useful Post: | ||
gloomy (17-11-2010) | ||
|
#344
|
|||
|
|||
|
kimi derin kimi ince
Yollar uzun yollar ince
Yol kısalır aşk gelince Yat kurban ol İsmail'ce Bıçak senden incinmesin... (günün anlam ve önemine de uygun oldu...) |
|
#345
|
||||
|
||||
|
Kısa pantolon Paslı Çakı Dizde Kabuk Bağlamış Yara
Kısa Çakı Paslı Pantolon Gözde Yarası Kalmış Kabuk Nazlan Sitem et Kırıl bana Beni geç vakit Tek başıma suya yolla bahçede yüzünü öteye çevir Güle hayret ediyormuş gibi yap Gülümseyerek konuş da başkalarıyla Somurt avluda sadece ikimiz kalınca Kızıp en sevecen adımlarla üst kata çık En sevdiğim çiçeğin saksısı kaysın elinden Derinleşsin ben içerledikçe ruhumdaki sakarlık Yamru bastım iş değildi hake çakılmak bayırdan Dağ sıra dağdı hangi haşin belden yol veresi Gece hep süzüldü yukarıdan lakayt kehkeşan Altımda beni hep yutmaya çağladı nehir Yetişir heceleme(n) sök beni bir kere En zoruma gideni yap hegame getir Çel beni tökezlet tuttur çitlere Ahla istida edecek ahval değil Kim bana kıymazsan bilebilir Dünya dedikleri samut küp Acılar tıkandıkça bende Hep seni seslendirir İSMET ÖZEL
__________________
Kimsenin uykusunun fesleğen koktuğu yok... |
|
#346
|
|||
|
|||
|
can gerek
dilsizler haberini kulaksız dinleyesi
dilsiz kulaksız sözün can gerek anlayası dinlemeden anladık anlamadan eyledik gerçek erin bu yolda yokluktur sermayesi biz sevdik aşık olduk sevildik maşuk olduk her dem yeni dirlikte sizden kim usanası yetmişiki dilcedi araya sınır düştü ol bakışı biz baktık yermedik am u hası miskin yunus ol veli yerde gök dopdolu her taş altında gizli bin imranoğlu musi yunus emre |
|
#347
|
||||
|
||||
|
Kertenkele..
Japon mimarlarından biri evini baştan aşağı yeniliyordu.. Tamirat esnasında söktüğü kapılardan birinin duvarla irtibatlı bölümünde, iç kısmında, iki tahta arsında sıkışıp kalmış bir kertenkele buldu.. Biraz daha dikkatle bakınca kertenkelenin canlı olduğunu fark etti.. Onu oradan kurtarmaya çalışırken bu kez kertenkelenin bir ayağından duvara çivilenmiş olduğunu gördü.. On yıl önce yapılan eve kapısı takılırken dışarıdan çakılan bir çivi, o an kapıyla duvar arasında bulunan kertenkelenin ayağına isabet etmiş olmalı diye düşündü Japon mimar.. Peki nasıl olmuştu da bu kertenkele, bir santim boyu bile kıpırdayamadığı bu karanlık duvar boşluğunda on yıldır canlı kalmayı başarmıştı? Mimar, tamirat işlerini bir kenara bırakarak kertenkeleyi izleme ye başladı.. Bu kertenkelenin sadece havayla beslenmediğine göre, bunca yıl yaşamını nasıl sürdürebildiğini merak ediyordu... Bir süre sonra duvar boşluğunda bir hareket oldu.. Japon mimar, nereden çıktığını fark edemediği başka bir kertenkelenin geldiğini gördü.. Gelen kertenkele, yerinden kıpırdayamayacak halde olana ağzında yiyecek taşıyordu.. Bu kertenkele diğerinin belki annesiydi, belki eşi, belki de arkadaşı kim bilir?.. Ama bilinen bir şey var ki, aralarındaki güçlü sevgi, birinin bıkıp usanmadan diğerini hayatta tutabilmek için ona yiyecek taşımasına neden olmuştu..
__________________
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE |
| The Following User Says Thank You to RÜZGAR For This Useful Post: | ||
gloomy (09-01-2011) | ||
|
#348
|
||||
|
||||
|
Keçiyi yardan uçuran
Bir tutam ottur. Gözümün önüne geliyor keçi Hala cıvıl cıvıl gözlerinin içi Ağzında ecel yeşili... ...
__________________
Kimsenin uykusunun fesleğen koktuğu yok... |
| The Following 3 Users Say Thank You to gloomy For This Useful Post: | ||
|
#349
|
||||
|
||||
|
Hiçbir şey daha kötü olamaz
Kötü biten bir aşk sonrasından Ahrazlaşırsın, gölgelenir nesneler Her telaş ıssızlık taşır biraz ...Kabahatli bir çocuk gibi çıkarsın Sokağa, ki sokak puslu, alıngan Kalbinden daha tenhadır dünya Tenhadır sığındığın bütün kıyılar Odan dağınıktır, tütün kokuyordur Okusan da dilsizdir kitaplar Bir fotoğraf düşer ansızın Cam kesiği gülüşlerdir kanayan Pencerende solgun bir ayışığı Mahçup bir duruşla bakarsın Susarsın. Sükût iyi gelir belki. Ahmet Telli Güzelmiş...
__________________
Kimsenin uykusunun fesleğen koktuğu yok... |
|
#350
|
|||
|
|||
|
Bir şey kaldı gecelerden birinde
Senden. Öncesinde bilinmemiş birşey, Silinmez bir ses gibi giden.. Kelimelerden büyük, kelimelerin içinde, Bir şey kaldı senden Yaşamalar'ın arasında kaçamaklı. Veriliş rengi başka, alınış rengi başka.. Söylemeye vakit kalmadan Dudakların altına bırakılmış bir şey. Karanlıkların tam ortasında bir kırmızı nokta.. Gözlerce pırıl pırıl, ellerce saklı. Bir şey kaldı, bir denizin kıyısında senden, Bakışlarla yüklü, söylemelerle sessiz.. Seninle dolu, seninle sensiz bir şey.. Arandıkça bulunmamış yıllar yılı, Bulundukça aramaklı. Özdemir ASAF Bu da güzelmiş... |
| The Following User Says Thank You to hanci For This Useful Post: | ||
gloomy (22-02-2011) | ||
![]() |
|
| Currently Active Users Viewing This Thread: 1 (0 members and 1 guests) | |
| Thread Tools | |
| Display Modes | |
|
|