![]() |
Register or login to get rid of this advert. |
|
|
#26
|
|||
|
|||
|
Churchill ile büyük ihtimalle tek ortak noktam:))
Pride and Prejudice (Aşk ve Gurur ) _ Jane Austen Jane Austen'ın en çok okunan ve en çok tanınan romanı olan Aşk ve Gurur 1796 ekimi ile 1797 ağustosu arasında yazılmıştır.Aşk ve Gurur 18. yy.'ın sonlarında Güney İngiltere'de bir köydeki yaşamı,köy halkından oluşan sade ve kibar topluluğu,onların şiddetli politika tartışmalarını,edebi ve sosyal hayattaki görüşlerini, sınıf davalarını,taşkınlık ve gürültelerden uzak geçen günlerini canlandırmaktadır. Romanın başlıca karakterleri şunlardır:Kızlarını evlendirmeyi başlıca iş edinen Mrs. Bennet,dalkavuk,budala,köle ruhlu papaz Collins,herkese emirler veren,kendisinde bu hakkı gören snob bir leydi olan Leydi Catherine de Bourgh,yalnızca kızların babası olmakla yetinen,dünyaya alaycı bir gözle bakan Mr.Bennet,uysal tabiatlı Jane ve elbette neşeli,zeki ama önyargılarına kapılan Elizabeth ile aristokrat Darcy |
|
#27
|
||||
|
||||
|
__________________
...Call my name and save me from the dark! |
|
#28
|
||||
|
||||
|
Öncelikle böyle bir konuyu açtığı için JiGsaW ' a teşekkür ederim. Reel hayatımızdada kitap okumanın düşük olduğu bir toplumda, sanaldada konunun güncel kalmamasından reytinglerinin düşük kalması normal. Geçen gün böyle bir konu açmayı düşünmüştüm ne yalan söleyeyim farkında bile değildim varlığından.
Son zamanlar da ben Şems-i Tebrizi ve Mevlana dönemine ait ne bulursam toplamaya başladım. Elif Şafak ' ın Aşk isimili romanıyla başladı herşey... 1-) ![]() Ya ortasındasındır Aşk'ın merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde.. Ella Rubinstein (40) Amerikalı bir ev kadınıdır. Tipik burjuva değerlerinin hâkim olduğu oldukça varlıklı bir ailesi, düzenli ve görünüşte 'sorunsuz' bir evliliği vardır. Üç çocuğunu da büyüttükten sonra bir yayınevinde editör-asistanı olarak iş bulur; görevi A. Z. Zahara adlı tanınmamış bir yazarın tasavvuf felsefesini konu alan tarihi romanını değerlendirmektir. Ancak hayatının kritik bir döneminde eline aldığı bu kitap, hiç beklemediği bir şekilde Ella'yı derinden sarsacak, dünyevi aşkı keşfetmek adına zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmasına neden olacaktır. Hayatlarımızın durgun gölünü dalgalandıran taş misali, yüzleşmek zorunda olduğumuz sıkıntılar, acılar... ve aşkın peşinde katetmek zorunda olduğumuz zorlu yollar, ödediğimiz bedeller... Aşk... kitap içinde bir kitap, hayatın anlamı peşinde bir aşk macerası... Aşk... Elif Şafak'tan arayışa, gerçeğe ve keşfetmeye dair bir roman. 2-) ![]() Kocasının ölümünden sonra Mevlânâ Celaleddin-i Rumi ile evlenen Kerra Hatun, yeni kocasının haremine yerleşir. Tabii sevgili kızı Kimya da onunladır. Kimya Hatun içine düştüğü bu yeni dünyada bir yandan kendini bulmaya çalışırken, diğer yandan da Mevlânâ'nın özel yaşamına şaşkınlıkla şahit olmaktadır... İrfan ve tasavvuf dünyasının iki dev ismi Mevlânâ ve şems'in yaşamına dair birçok bilinmeyenin bilinmesine yardımcı olacağını umduğumuz bu romanın asıl kahramanları, herhâlde kadın oldukları için tarih tarafından bir kenara itilmişlerdi. Yazar Saide Kuds, eski yazılar ve şems ile Mevlânâ'nın karşılaşma kayıtlarını derinlemesine inceledikten sonra hayatı bu her iki adama da bağlı olarak geçen genç bir kadının hikâyesinin unutulduğunu fark eder. Ve biyografik bir roman dili ile anlattığı Kimya Hatun'un yaşamını tozlu sayfaların arasından çekip gün ışığına çıkarır. 3-) ![]() Makalat kitabı, Şems-i Tebrizi'nin bazı meclislerdeki sohbetleri sırasında, Mevlana ile konuşurken aralarında geçen bahislerin, müritler ve inkarcılar tarafından sorulan sorulara verdiği cevapların derlenmesiyle oluşmuştur. Eser aynı zamanda bize Mevlana'nın özel yaşantısını, onun hayat hikayesini kapsayan bir çok gizli hataları da gün ışığına çıkarmaktadır. Mevlana'nın, Şems-i Tebrizi ile nasıl buluştuğunu anlatan ve o buluşmanın efsaneleşmiş yönlerini, iyi bilinemeyen, sebepleri anlaşılamayan taraflarını aydınlatmak gayreti gösteren birçok eski ve yeni menakıb yazarları, bu hikayeleri ancak romantik bir kılıkta uzun uzadıya nakletmeye özenmişlerdir. Makalat kitabı bu gizli kalmış konular üzerindeki perdeyi kaldırdığı gibi, Mevlana'nın, Şems'e nasıl tabi olduğuna da bir dereceye kadar ışık tutmakta ve açıklık getirmektedir. Kitap, herkesçe bilinen halin aksine olarak Şems-i Tebrizi'nin çok keskin görüşlü bir bilgin ve bir hakikat aşığı, mürşitlik mertebesine ermiş arif bir yol gösterici olduğunu öğretmektedir. İşte sadece bu nokta bile eserin önemini belirtmeye yeter. 4-) ![]() Bu kitapta, zâhiri ilimlerde zirveye ulaşmış bir müderrisi, bilginler bilginini önünde diz çöktürerek öğrenci yapan, geleneksel tasavvufa başkaldıran, anlaşılması ve açıklaması güç, tehlikeli görülen davranışlara götüren, Şems-i Tebrizî'yi tanıyacaksınız. Kimdi bu celâlli, sivri dilli, garip, tahammül edilmez, esrarengiz yabancı? .. Neye inanıyordu, ne istiyordu? .. Mevlâna gibi bir bilgi cevherinin şahsında, o bilgi cevherinin aracılığı ile bütün dünyaya duyurmak, anlatmak istediği sırrın ana konusu neydi? .. İnsanlığa nasıl bir mesaj, nasıl bir insan-Allah ilişkisi öğretmek istiyordu? .. İnancın zirvesinden Hakikatin özüne ulaşan müstesna tefekkür insanı Şems-i Tebrizî'yi okurken, hiç farkında olmadan onun gizemli dünyasının eşiğinden adım attığınızı hissedecek, özellikleriyle dolacak, adeta tılsımlı bir âleme girip büyüleneceksiniz. İçinde bulunduğunuz zamanın dışına kanatlanıp, onun muhteşem dünyasına yelken açacaksınız, Onun kişilik çemberine girmeye, Aşk taşıran terennümlerine ortak olmaya, Onunla yanmaya, Onunla coşmaya, Onunla savrulmaya, Ölümde ölüm(süz) lüğü Onunla bulmaya, Aşkın kanatlarında Onunla yükselmeye Hazır mısınız? .. Hazırsanız eğer, birlikte yollara düşelim... 5-) ![]() (…) Derken o yolculukta bir an geliyor, durup geriye bakma gereği duyuyorum. Geçtiğim yolları, uğradığım durakları, güzergâh boyu karşılaştıklarımı anımsıyorum. Bu kitap dünden bugüne yazdıklarımdan ufacık bir seçkidir. Bir alıntılar kitabı. Karın doyursun diye değil, tadımlık niyetine. Kağıdın üzerine konumuş birkaç tatlı kelam. Kağıt Helva… ELİF ŞAFAK. Dipnot. Hepsinin aynı anda alınması önerilir. (doktor tavsiyesi İyi okumalar... |
|
#29
|
|||
|
|||
|
İlk olarak; İhsan Oktay Anar - "Puslu Kıtalar Atlası"
![]() Gerçekten çok farklı bir eser. Eğer bir Türk fantastik romanı ilginizi çekerse mutlaka okuyun derim. Bir ara en çok satanlar listesinin de başındaydı ama popüler kültür ürünü kitaplardan değil, hatta öyle olmaktan çok uzak. Osmanlı döneminin İstanbul'unda geçiyor hikaye ve okurken yaşıyorsunuz o yerlerde. Dili başta ağır gelebilir, oldukça fazla Osmanlıca kelime geçiyor ama okurken kesinlikle sıkmıyor, ayrı bir hava katıyor hikayeye bu dil. Zaten yeni yazılmış ve birkaç sene önce ilk baskısı yapılmış bir kitap olduğu için Osmanlıca kelimelerin kullanımı, yazarın hikayenin geçtiği yer ve zamanla dilin uyumlu olması adına bilerek yaptığı bir tercih sadece. Aslında kitabı çok da fazla anlatmak mümkün değil, çünkü kendine özgü bir eser. Türkçe'de benzeri de yok. Kısaca denilebilir ki; kitabın başından beri aktarılan pek çok farklı karakter ve hikaye bir anda birleşerek sürükleyici bir fantastik romanı ortaya çıkarıyor. Özellikle de sonu çok şaşırtıyor. Hani sonunu söyleyeni öldürmenin caiz olduğu türden bir son (bir filme giderken başıma geldi ordan biliyorum :)). Yazarı İhsan Oktay Anar da kitabı gibi kendine özgü biri. Böyle bir kitap başkasından çıkmaz zaten, ya kaçık olmanız lazım ya da felsefeci :) İhsan Oktay hoca ikincisidir (birincisi hakkında yorum yapmıyorum :P). Ayrıca eğer okuyup da beğenirseniz (aksini düşünemiyorum zaten :)) İhsan Oktay Anar'ın diğer kitaplarını da okumanızı öneririm. İkinci olarak; John Steinbeck - "Cennetin Doğusu" ![]() Yazarından bahsetmeye gerek bile yok zaten. Bu eseri için ise John Steinbeck'in en iyi yapıtı dahi denmektedir. Kitapta ilk andan itibaren çok başka bir hikayenin içinde buluyorsunuz kendinizi. Burada da pek çok farklı karakter hikayenin ortalarında bir araya geliyor ve sonlarına doğru o karakterlerle (ve yazarla) ilgili bir sürpriz ortaya çıkıyor. Adem ve Havva'nın hikayesinden de esintiler var kitapta. Ayrıca saf bir kötülüğün, bunun tam karşılığı olan saf iyiliğin, masumiyetin, saflığın... v.b pek çok kişiliğin, neredeyse fantastik bir kitap havasında işlendiği çok etkileyici karakterler var. Yazarın dozunda kullandığı güzel bir mizahi yöne de sahip eser. Filmi de çekildi birkaç kez ama kitabı tabi ki daha güzel :) Baştan sona bir klasik tadını alıyorsunuz kitaptan. Klasikleri okumayı seven herkesin beğeneceğini düşünüyorum. Keyifli okumalar... (Relax "İyi okumalar..." benim repliğim olacaktı.. 3 noktasına kadar hem de.. nasıl benden önce yazarsın
__________________
You make me wanna be a better man Last edited by Macavity; 07-01-2010 at 08:29 PM. |
|
#30
|
||||
|
||||
|
Ben de farkli iki kitap önereyim, bilenleriniz vardir kesin.
![]() Umut Sarikaya'nin penguendeki, daha sonra da uykusuzdaki kosesiyle ayni ismi tasiyan iki kitap. Gulmek isteyenlere onerilir cunku cok farkli bir anlatis tarzi var. Ilk kitabin arka kapagi: "... kapiyi remzi acti. remzi avurtları icine cokmus, gozunde, hani siz de bilirsiniz ya, yalnizca cocuklara ozgu olan o merakli bakisların zerresi bulunmayan embesil yaradilisli bir cocuktu. zaten cocuklari sevmeyen ben, gecen bayram, bayramin dorduncu gunu olmasina karsin hala siyah cizgili gri takim elbisesini giyip bizden seker istemeye geldiginden beri remzi'den tiksiniyordum. yalandan bi basini oksayip iceri, babasi menderes abi'nin yanina gittim. menderes abi oglundan yana cok dertliydi. remzi'ye karsi hirpalayici bir davranis sergileyerek oglunun derslerinin cok kotu oldugunu, mumkunse ona yardimci olmami istedi. ve karsiliginda reddedilemeyecek bir meblag sundu. meblagi duyunca birden remzi'ye karsi buyuk bir sempati besledim ben. hatta oyle sempati besledim ki remzi gibi pirlanta bir cocuga karsi sert cikislar yapan babasi gozumden bir anda dustu. ama sonra meblagi odeyen sahsin remzi degil de babasi menderes abi oldugunu idrak edince her ikisine karsi da notr bir tutum sergiledim..." Last edited by srt; 03-01-2010 at 11:02 PM. |
| The Following User Says Thank You to srt For This Useful Post: | ||
Macavity (03-01-2010) | ||
|
#31
|
||||
|
||||
![]() yazar, aşk'ın yanı sıra organ nakli konusuna da dokundurmuş kalemini. Yaşamla ölümün kıyasıya savaştığı yol ayrımında geçen çarpıcı bir öykü. Yanı başımızda yaşanıyormuşçasına gerçek...!!! 'Sen, gözlerinden ateşler saçarak, zehirli oklarını bana yöneltirken, ben sana âşık oldum Nehir...' 'Sen, tüm şatafatlı tanımlardan sıyrılıp en doğal halinle, yaramazlık yapan çocuklar gibi boynunu bükmüş bağışlanmayı beklerken, ben sana âşık oldum Deniz...' Yüreklere düşen ilk kıvılcımlar... Sonsuza dek süreceğine inanılan aşk, mutluluk... Ve o uğursuz kaza! Kadının belleğinde kalan son sözcükler... 'Sıkı tutun Nehir!...'
__________________
...Call my name and save me from the dark! |
| The Following User Says Thank You to simM For This Useful Post: | ||
kelebek (06-02-2010) | ||
|
#32
|
||||
|
||||
![]() Yazarı : Paulo COELHO Yayınevi : Can Yayınları Çevirmen : Haldun PAMİR Basım Yeri / Tarihi : İstanbul / 2000 - Nisan Sayfa Sayısı : 203 KİTAP HAKKINDA Veronika, bir manastırda kiraladığı oadasında kendini öldürmeden evvel, sanki ölüme değil de uykuya yatarmışçasına her gün yaptığı hazırlıklarını yapıyor; dişlerini fırçalıyor, kaloriferi kapatıyor, Homme dergisinin son sayısını okumak için başucuna koyuyor. Aynı soğuk kanlılıkla sehpanın üzerindeki dört kutu hapı içiyor ve ölümü beklemek için yatağa uzanıyor. Veronika bu hapları almak için arkadaşlarına uyuyamadığını söylerek onları kandırmış ve güçlü bir uyuşturucu olan bu hapları ona getirmelerini sağlamış. Bu hapları elde ettikten sonra ise intihar etmek için bir hafta beklemiş, yani ölümle flört etmiş. Bunların hepsi onun bu ölüm kararını anlık bir ruhsal dalgalanma sonucu değil de düşünerek, eksileri ve artıları ile tartarak, aklı başında bir şekilde aldığını gösteriyor. Peki, 24 yaşında, güzel, başarılı, sağlıklı, arkadaşları ve ailesi tarafından sevilen bir kadın neden ölümü tercih eder? Aslında bu sorunun cevabını daha kitabın başında, yani Veronika hangi ölüm yolunu tercih edeceğini seçerken bile almaya başlıyoruz. Veronika bu ölüm denemesinin başarısızlık ile sonuçlanmasından korkuyor ve yüksek bir binanın en üst katından atlar ise amacına kesinlikle ulaşacağını düşünüyor. Ama ailesinin kendisini kafatası parçalanmış bir şekilde görmemesi ve daha çok üzülmemeleri için bu yolu seçmiyor. Sadece bu seçimine bakarak bile Veronika'nın hayatını başkaları tarafından beğenilmek, başkaları tarafından onaylanmak, başkalarını mutlu etmek için harcadığını ve bu nedenle hiç bir zaman hayatın kendisine ne verdiğini yada hayattan neler alabileceğini düşünmediğini yani hiçbir zaman 'kendisi' olamadığını söyleyebiliriz. Ölümü tercih etmik mi korkaklıktır, yaşamaya devam etmek mi? Veronika'ya göre ise ölümü tercih etmesinin nedeni ilk olarak yaşamındaki herşeyin hep aynı olmasına ve yaşı ilerledikçe herşeyin yokuş aşağı gideceğine, hastalıkların geleceğine, dostlarının birer birer öleceğine yani yaşamı uzatmanın ona bir şey kazandırmayacağına tam tersine bir çok şey kaybettireceğine, acı vereceğine dair içindeki güçlü inançtı. İkinci neden ise dünyada herşeyin yanlış olduğunu ve kendisinin bu yanlışlıkları düzeltebilecek gücü olmadığını, aciz olduğunu düşünmesiydi. Bu soruları hepimiz hayatımızda en az bir kere kendimize sormuşuzdur; yaşamanın bize vereceği birşey yok ise niçin yaşamaya devam ederiz ki? Kendimizi öldüremeyecek kadar korkak olduğumuz için mi? , Hayatı tüm olumsuzlukları ile birlikte taşıyabilecek kadar cesur olduğumuz için mi? Veronika'ya göre insanların yaşamaya devam etmesinin tek nedeni kendini öldürecek kadar cesarete sahip olmamaları, o ise bu cesareti gösteriyor ve intihar ediyor. Yani belki de hayatında ilk kez diğer insanlar gibi olma kaygısını bir yana bırakarak, onlardan farklı bir şey yapıyor. Ama acaba bu intihar kararının altında hayatı boyunca kendi olamamış, hep başkalarının kriterlerine göre yaşamış yada onlara uymaya çalışmış bir insanın isyanımı yatıyor. Yani bu intihar kararı 'normal' olana, 'normal' kabul edilene karşı bir tepki mi? Hayata geri dönüş... Veronika, ölüme yatışının ardından herşeyin son bulacağını beklerken, gözlerini Vilette akıl hastanesinin yoğun bakımında tekrar hayata açar. Yaklaşık üç hafta makinelere bağlı olarak yaşadıktan sonra, diğer akıl hastalarının tedavi edildiği koğuşa alınır. Ama bundan önce, ölmeyi başaramadığını düşünerek üzüldüğü anlarda çok önemli bir şey öğrenir; doktoru aldığı ilaçlardan dolayı kalbinin zayıfladığını, kalbinin bir hafta içinde duracağını söyler. Kim normal, kim anormal? Kim deli, kim akıllı? Koğuşta geçirdiği ilk gecesinde kahramanımız ilk olarak Zedka adında başka bir akıl hastası kadınla tanışır. Zedka ona deli olmanın ne demek olduğunu öğretir. Deli olmak; sadece başkalarından farklı olmaktır. Bunu ise bir öykü ile anlatır;Zedka; 'Çok güçlü bir büyücü, bütün bir ülkeyi yok etmek ister, o ülke halkından herkesin su çektiği bir kuyuya sihirli bir madde atar. Kuyunun suyunu kim içerse delirecektir. Ertesi sabah, herkes kuyudan su çekip içer, hepsi de delirir. Yalnızca kraliyet ailesi, kendilerine ait özel bir kuyudan su çektiklerinden, sihirbaz da o kuyuyu zehirlemeyi beceremediğinden delirmezler. Tabii kral çok kaygılanır, halkının sağlığını ve güvenliğini sağlamak için bir dizi emir verir. Ancak polisler ve müfettişler de halkın içmiş olduğu suyu içmiş olduklarından kralın emirlerini saçma bulurlar, uygulamazlar. Ülkede yaşayanlar kralın emirlerini duyduklarında onun çıldırdığına inanırlar, hep birlikte şatosunun önünde toplanıp tacını ve tahtını bırakması için gösteriler yaparlar. Umutsuzluk içindeki kral tahtından inmeye hazırlanırken kraliçe ona engel olarak der ki; gel biz de o kuyunun suyundan içelim, o zaman biz de onlar gibi oluruz. Ve öyle yaparlar: Kral ve kraliçe cinnet suyunu içip anında saçma sapan konuşmaya başlarlar. Bu durumda halk taşkınlığından dolayı pişman olur; öyle ya madem kral bu kadar bilgece konuşuyor, onu alaşağı etmenin anlamı yoktur. Ülkede barış ve huzur tekrar hüküm sürer, bu halk komşularından epeyce farklı bir hayat tarzı benimsemiştir, ama kral ölüme dek ülkesini yönetebilmiştir.' Aynı kuyunun suyunu içmiş olan herkes kendini normal sanar, kendileri gibi olmayanı ise deli ilan ederler. Deli olmanın dayanılmaz hafifliği... Veronika ölümün kendisini bulmasının beklemektense, tekrar kendini öldürmeye karar verir. Zedka, hastahanede kendilerine Kardeşlik Çemberi adını veren bir grup insanın olduğunu, bu gruba üye olan hastaların istedikleri zaman buradan taburcu olup evlerine dönebileceklerini, ama onların bu hastahanede kalmayı tercih ettiklerini anlatır. Bu hastalar haftada bir gün hastahaneden çıkabildikleri için, eğer onlarla iletişim kurar ise ona intihar etmesi için ilaçlar temin edebilirler. Kardeşlik Çemberi'nin özelliği şudur; bu kadın ve erkekler evlerine gidebilcekleri halde, akıl hastahanesinde kalmayı tercih edenlerdir. Müfettişler geldiğinde ise eve gitmemek için deli taklidi yaparlar. Burası akıl hastahanesi olduğundan onlar içeride oldukları sürece istediklerini söyleme, istediklerini yapma hakkına sahiptirler, eleştirilmezler yada cezalandırılmazlar. Yani bu insanlar dışarıda normal gibi davranmaya çalışıp, toplumun kuralları ile kısıtlanmaktansa, anormal olarak anılmayı kabul edip özgür olmayı, kendi olmayı tercih edenlerdir. Peki normal olmak, ya da olmaya çalışmak insana özgürlüğü mü verir, yoksa özgürlüğünü sonsuza dek elinden mi alır? Sorgulanan geçmiş... Veronika, akıl hastahanesindeki koğuşunda kalbini duracağı günü beklerken, intihar etmiş olmanın belki de doğru bir karar olmadığını düşünmeye başlar. Ve o güne kadar ki hayatını sorgulamaya başlar. 'O hapları aldığımda nefret ettiğim birini öldürmeye çalışıyordum. İçimde başka, sevebileceğim Veronikalar olduğunu bilmiyordum.' der Veronika. Peki 'İnsan niye kendinden nefret eder? ' Bu soruya da yanıtı ironiktir; 'Korkaklık belki de. Ya da hiç yakanı bırakmayan yanılmak korkusu, başkalarının senden beklediklerini gerçekleştirememek korkusu.' Veronika, haftalarca, belki de aylarca düşünerek aldığı intihar kararını bile aslında başkaları nedeniyle aldığını farkeder. Tanıdığı tüm insanlar onu gıpta edilecek bir kadın gibi görürdü; gençti, güzeldi, başarılıydı, kalabalık bir yere gittiğinde herkes dönüp ona bakardı. Herkes onu başına buyruk, iradeli, kararlı, güçlü biri olarak tanırdı. Ama onun kendisi için yarattığı bu imaja uygun davranmak bütün enerjisini tüketmişti artık. Kendi kendisi olmak için hiç enerjisi yoktu. Ölümdür Yaşamı Anlamlı Kılan... Ve Veronika ölümüne sadece 24 saatinin kaldığını öğrendiğinde sadece iki dilekte bulunur doktorundan; 'Bana öyle bir ilaç verin ki uykum gelmesin ve yaşamımın geri kalanının her anını yaşayabileyim. Çok yorgunum, ama uyumak istemiyorum. Yapacağım çok şey var, hayatın sonsuza dek süreceğine sandığım günlerde hep ertelediğim şeyler bunlar, sonra, hayatın yaşanmaya değmeyeceğine inanmaya başladığımda da unuttuğum.' İkinci isteği ise şudur; 'Buradan çıkmak, dışarıda ölmek istiyorum.... Mantosuz sokağa çıkıp karda yürümek istiyorum, çok üşümenin nasıl bir duygu olduğunu öğreneyim, değil mi? Hayatım boyunca hep sıkı sıkı giyinmişm, soğuk alma korkusuyla....Yüzümde yağmuru hissedeyim, hoşuma giden bir erkeğe gülümseyeyim, bir kahve ısmarlamak isteyen herkesin önerisini kabul edeyim istiyorum. Sonra annemi öpmek, ona sevdiğimi söylemek, duygularımı açık etmeye utanmaksızın dizinin dibinde ağlamak... Duygular hep vardı, ama hep gizlenmek zorundaydı... Kendimi bir erkeğe gerçekten vermek istiyorum, sonrada yaşadığım kente, hayata ve en son da ölüme' Veronika ölümle burun buruna geldiği anda, hayatın gerçek anlamının ne olduğunu farkeder; aslında hiç yaşamadığını, sadece yaşıyormuş gibi yaptığını görür. Kitabın bundan sonrasında ve özellikle sonunda ise olaylar hiç beklenmedik bir şekilde devam ediyor. Belki de ölümle hiç yüz yüze gelmediği için yaşamını sorgulamamış olan bizlere, bize sadece bir kere verilen bir şansı nasıl boş yere harcadığımızı gösteren bir roman.!!=)) Not=yukarıda ki kapsamlı özet de bile birşeyler bulabileceğimiz için kısaltmaya kıyamadım üzgünüm.
__________________
...Call my name and save me from the dark! Last edited by simM; 06-02-2010 at 02:37 PM. |
| The Following User Says Thank You to simM For This Useful Post: | ||
RÜZGAR (06-02-2010) | ||
|
#33
|
||||
|
||||
![]() Yaşam ve ölüm arasındaki çizgi bazen çok incelebilir. Bu çizgide yaşanan hayatlar vardır. Can yıkıcı hayatlar. Emek emek büyütülen sevgiler vardır. Cesaret olmadan tek adım atılamayacak tehlikelerin içine sokar insanı. Acıya beklenmedik faturalar çıkarır. En umulmadık anda, renkler değişir. Küçücük bir yaşamın ardında kalan, insanın kendisinden büyütüp sevdiği, korumaya yazgılı olduğu bağlılıklar vardır. Burçak Çerezcioğlu,16 yaşında lösemiden öldüğünde, cesareti, sevgiyi ve yaşamı tanıyordu. Bu kitapta, kısa bir yaşamın kederini, güzelliğini, acısını, bir savaşı okuyacaksınız. Ne yazık ki kurmaca olmayan bir hayatın öyküsünü. Bir babaya, bu dizeleri yazdırmış bir hayatın. (Oyuncu Mehmet ÇEREZCİOĞLUnun 16 yaşında lösemiden ölen kızına itafen) Sabahları Hasta uyanmanı istiyorum Hastaysan eğer Yaşıyorsun demektir. Kitapta Burçak adında bir genç kızın hayata dair hayalleri, umutları, acıları anlatılmıştır.Burçak’ın kendi ağzından anlattığı 16 yıllık kısa hayatı ne yazık ki acı bir sonla noktalanmıştır. Burçak hayata gülen gözlerle bakabilen, hayata bağlı, neşeli bir kızdır.Ve hayatta iki hedefi bulunmaktadır.birincisi sinema sanatçısı, tiyatro oyuncusu veya manken olmaktır.Yani tanınmış, ünlü biri olmak istemektedir.Burçak’ın ikinci arzusu ise Amerika’ya gitmektir.Burçak çok küçük yaştan beri Amerika’da yaşamak, orada okumak istemiştir.Bu hedefi gerçekleşir ama Amerika’ya orada yaşamak için değil, son günlerini iyi geçirmesi için gider.Çünkü Burçak lösemi hastalığına yakalanmıştır.14 yaşında iken sırt ağrıları, halsizlik gibi nedenlerden dolayı hastaneye giden Burçak’ın önce sınav stresinden dolayı psikolojik bir rahatsızlığı olduğu söylenir, aynı belirtilerin artmasıyla hastaneye giden Burçak’a bu kez bir tür kemik hastalığına yakalandığı söylenir. Rahatsızlığının artmasıyla hastaneye tekrar giden Burçak’ın lösemi olduğu anlaşılır.Ailesi perişan olur, çok üzülürler ve bu hastalığı Burçak’a anlatmaya karar verirler.Burçak hastalığını öğrenince önce şaşırmış, inanamamıştır, ancak hiçbir zaman yılmamış, her zaman kurtulacağını düşünmüştür.Ve doktorların iki ay ömür biçtikleri Burçak yaşama azmi ile iki sene hayatını sürdürmüştür. Ailesi Burçağın Almanya’da tedavi olmasının daha iyi olacağını düşünerek Burçak’ı Almanya’ya götürmüşlerdir.Ve herkes Burçak için seferber olmuş, her yerde yardım için çalışmalar yapılmıştır.Burçak’ın en büyük korkusu saçlarını kaybetmek olmuştur, ama hiçbir zaman saçları tam olarak dökülmemiş ve dökülen saçları da peruk yapılmıştır.Ve Burçak’ın rahatsızlığın arttığı bir dönemde doktorun tavsiyesi ile ailesi en büyük arzusunu yerine getirmek için Burçak’ Amerika’ya götürmüşlerdir.Burçağa ise iyileştiği için kendisine bir armağan olduğu söylenmiştir. Ancak yapılan tüm çabalara rağmen Burçak kurtarılamamış, rahatsızlığa daha fazla dayanamayan Burçak 16. doğum gününe 4 gün kala sonsuzluğa kavuşmuştur.
__________________
...Call my name and save me from the dark! |
| The Following User Says Thank You to simM For This Useful Post: | ||
RÜZGAR (06-02-2010) | ||
|
#34
|
||||
|
||||
|
Korku ve gerilim denilinceStephen King gelir aklıma akıcı ve oldukça gerçekçidir anlatımı=)
bazı önerilerim okumaktan keyif aldığım zaman zaman acaba mı dedirten etkileyici kitapları; ![]() Alacakaranlıkta ağır ağır ilerleyen eski model Chevrolet, karabasan ve ölüm saçan Pandora'nın kutusuna benziyordu. İlerde Bill Hapscomb'un benzin istasyonunun ışıkları parlıyordu... Kısa süre sonra kutu açılacak ve ölüm dansı başlayacaktı... "Mahşer" iyi ve kötünün arasındaki çekişmeyi dile getiren karanlık güçlerin arasındaki çekişmeyi dile getiren karanlık güçlerin ve karşı konulamayan korkunun destanıdır.( soluk soluğa okunacak acaba mı dedirtecek bir anlatım) ![]() Ünlü bir yazar olan Michael Noonan karısının ani ölümüyle adeta hayata küser. Ne yaptığı işe, ne de çevresine karşı bir isteği kalmamıştır. Tüm bunlarınn yanında yaşadığı yalnızlık duygusu beraberinde bunalımları ve kabusları getirir. Her gece Sara Laughs adını verdikleri yazlık evlerini rüyalarında görür. Karşı koyamaz ve gider. Artık yeni bir hayata uyanacağını düşünmektedir. Ne var ki hiçbir şey göründüğü gibi değildir. O lanetli evde, kabuslarının birer gerçek olduğunu anlaması uzun sürmez. Burası, dünyanın bu cennet köşesi, aslında hayal ve gerçeğin birbirinden ayrılamadığı bir cehennemdir. (Arka Kapak) not =Ölümün tadını bile hissetirecek kadar başarılı bir anlatım =)) ![]() Acımasız katillerin bulunduğu Could Mountain hapishanesinin E bloğuna hoş geldiniz. Buradaki mahkumlar ’Yaşlı Sparky’ diye bilinen elektrikli sandalye için sıralarını beklerlerdi. Hapishane gardiyanlarından Paul Edgecombe için bütün katille aynıydı. Ta ki John Coffey adındaki mahkumla tanışıncaya dek. Dev cüssesli, çocuk kalpli bu adam Edgecombe’un hayatını değiştirecekti... Romana 1996 yılında "En İyi Roman" Bram Stoker Ödülü verildi... ![]() Siz daha önce de buraya gelmiştiniz. Tabii gelmiştiniz ya... tabii. Ben gördüğüm yüzü asla unutmam. Buraya gelin de elinizi sıkayım! Bir şey söyleyeyim mi? Sizin yüzünüzü bile görmeden, yürüyüşünüzden tanıdım. Castle Rock'a dönmek için bundan daha iyi bir gün seçemezdiniz. Ne harika değil mi? Av mevsimi yakında başladığında ormanlardaki ahmaklar turuncu giysileri olmayan ve kımıldayan her şeye ateş edecekler. Bunları sonra kar ve sulusepken izleyecek. Ama hepsine daha çok zaman var. Şimdi Ekim ayındayız ve biz Rock'a Ekimin istediği kadar kalmasına izin veririz.. (alıntı) Önce biraz temposu düşük gelebilir ama elinizden bırakamayacaksınız=)
__________________
...Call my name and save me from the dark! |
| The Following User Says Thank You to simM For This Useful Post: | ||
RÜZGAR (06-02-2010) | ||
|
#35
|
||||
|
||||
|
Relax ağzının tadını biliyon elif şafakın romanlarının hepsi guzel tercih ederim arkadaslar :)
__________________
lllYaRGiClll CeKemiyrsanElSaLLA NeVerSayGoodBye HerGeLeReTurnBack =) |
|
#36
|
||||
|
||||
|
k9789944821384.jpg
Dünyamız görünmeyen bir düşman tarafından istila edilmişti. İnsanların bedenleri, bu istilacılar için sahiplik yaparken bedenler bir değişikliğe uğramamış gibi görünse de, zihinleri ele geçiriliyordu. Neredeyse herkes teslim olmuştu. Geriye kalan vahşi birkaç insandan biri olan Melanie, yakalandığı zaman sonunun geldiğine inanır. Göçebe, Melanie'nin bedenini alan ruh, yetkililer tarafından bir insan bedeninin içinde yaşarken karşılaşabileceği zorluklar hakkında uyarılmıştır: Baskın duygular, hislerin yoğunluğu, çok canlı olabilen anılar Ama Göçebe'nin beklemediği bir zorluk vardır: Bedeninin önceki sakini zihninden vazgeçmeyi reddeder. Göçebe, Melanie'nin düşüncelerinin derinlerine inerek geri kalan insanların nerde olduğunu öğrenmeye çalışır. Ama Melanie'nin zihninde tek görebildiği, sevdiği adamın, hâlâ saklanan bir insan olan Jared'ın hayalidir. Bedeninin arzularına direnemeyen Göçebe, yakalamak zorunda olduğu bu adama karşı özlem duymaya başlar. Dış güçler, Göçebe ve Melanie'yi, aslında istemeseler de, ortak bir hedefte birleştirir ve birlikte sevdikleri adamı bulmak için tehlikeli ve sonu belli olmayan bir macera için yola koyulurlar. Zamanımızın en çok ilgi uyandıran yazarlarından biri olan Stephenie Meyer, aşkın direnci ve insan olmanın asıl anlamını anlatan, unutulmaz ve heyecan dolu bir romanla yine sizlerle beraber. SKU75243.jpgBütün Dünya Bir Türk Romanını Konuşuyor Genç Türk Romancı Serdar Özkan'ın ilk romanı Kayıp Gül bugüne kadar 29 dile çevrildi, 40'tan fazla ülkede basıldı. Kanada'dan Japonya'ya, Brezilya'dan Endonezya'ya, dünyanın dört bir yanında okurların büyük ilgi ve beğenisini kazanan Kayıp Gül, birçok ülkede haftalarca bestseller listelerinde yer aldı. Tüm zamanların en çok okunan ve sevilen kitaplarından St. Exupéry'nin Küçük Prens'i, Richard Bach'ın Martı'sı, Hesse'nin Siddarta'sı ve Paulo Coelho'nun Simyacı'sına denk tutulan Kayıp Gül, özgün bir 'kendini keşfetme' romanı. Değişik kültür ve felsefeleri günümüzün modern yaşantısıyla iç içe sunan Kayıp Gül, Doğu'yla Batı arasında bir köprü eser niteliğinde. Sanki bu yönüyle, hem tarihsel hem de coğrafi anlamda Doğu ile Batı arasında bir köprü olan kültürümüzün çağdaş edebiyata akseden bir yansıması. Kayıp Gül'ün kahramanı Diana'nın peşine takılan okur, başta Türk kültürüne olmak üzere, Yunan mitolojisinden Yunus Emre'ye; William Blake'ten Sokrates'e; doğu mistisizminden Küçük Prens'e; Meryem Ana'dan Nasrettin Hoca'ya; modern yaşantıdan metafiziğe; gerçek dünyadan düşlerin dünyasına ve San Francisco'dan İstanbul'a uzanan bir yolculuğa çıkıyor. Eserlerinde doğu ve batı motiflerine eşit derecede yer veren Serdar Özkan bir röportaj sırasında kendisine yöneltilen, 'Siz, batı hakkında yazan doğulu bir yazar mısınız, yoksa doğu hakkında yazan batılı bir yazar mısınız?' sorusuna 'Ben bir insanım' diye cevap verecek kadar insanın evrenselliğini ve birleştiğimiz noktaları ön plana çıkaran bir yazar. Kayıp Gül, evrensel mesajları ve kültürleri buluşturan, Doğuyla-Batıyı birleştiren yönüyle, özellikle kültür çatışmalarının giderek arttığı dünyamızda ümit veren bir eser. Kanada televizyonunda, Kayıp Gül'ün hayatında okuduğu en güzel öykülerden biri olduğunu belirten kitap eleştirmeni Christine Michaud, Kayıp Gül'ün bu yönüne özellikle dikkat çekiyor. Kayıp Gül için 'Bu kitabın bizi birleştirmeye gücü var,' diyen Michaud, kitaptaki öykünün her insana hitap ettiğini söylüyor. Serdar Özkan romanlarında, farklılıklarımızdan çok ortak yönlerimize vurgu yapıyor. Yazar, degişik kültürlerden gelen insanların farklılıklarını kabul etmekle birlikte, yine de insan olarak benzerliklerimizin daha önemli olduğunu savunuyor. Üniversite eğitimi için gittiği Amerika'da dört sene yaşayan Özkan, bu düşüncelerinin orada, tamamen farklı bir kültürde yaşarken şekillendiğini söylüyor. Zaten Kayıp Gül de ikiz kız kardeşini aramak üzere İstanbul'a gelen Amerikalı Diana'nın öyküsünü anlatıyor. Kayıp Gül aynı zamanda, başkalarının beğenisini ve takdirini kazanmak uğruna düşlerinden ve kendinden ödün veren genç bir kızın öyküsü. 'Başkaları benim hakkımda ne düşünür?' kaygısıyla hayallerini ve 'kendi olmayı' terk eden ve bu yüzden sonunda dibe vuran Diana'nın kendini geri kazanma savaşının öyküsü. Bu savaşında ona St.Exupéry'nin Küçük Prens'i, Küçük Prens'in gülü ve İstanbul'un gülleri eşlik ediyor. Kitaptan alıntılar: Pervane - Karanlığa isyan Salonda uçuşan pervaneden geriye yalnızca, ince bir yanık kokusuyla tavana ışık veren lambanın üstünde belli belirsiz tüten bir duman kalmıştı. Diana, kıvrıla kıvrıla yükselen dumana bakarken, pervanenin kendini neden ateşe attığını düşünüyordu. Karanlıktan aydınlığa kaçmasını emreden bir içgüdüye kulak vermiş olmalıydı. Işığa doğru telaşla kanat çırpması, onu çepeçevre kuşatan loşluğa bir isyandı sanki. Belirsizliğe isyandı. Işıkta eriyip gitmeyi, bir ömür boyu karanlıkta uçmaya tercih etmişti o. Meryem Gülü - Kuru gurur Hatırlıyor musun, güneşli günlerde sana akın akın koşanlar güz gelince bir bir terk etmeye başlıyorlardı seni. Kış iyice bastırınca da hiç kimseyi bulamıyordun yanında. Gururun seni yalnız bırakıyordu ve o kuru gururun yüzünden ağlayamıyordun bile. Bahardaki övgüler seni ne kadar yükseltmişse, sonbahardaki düşüşün de o denli yüksekten oluyordu. Havanın değişmesi yerle bir ediveriyordu seni. Üzgünüm dostum ama, sana tutkuyla bağlananlar bir gün seni terk edecekler. Çünkü onlar sana değil, kendi tutkularına tapıyorlar yalnızca. Ve bir gün gelecek, o tutkuları başka bir tanrıça bulacak. Senden daha güzel, daha güçlü, daha yüce bir tanrıça! İşte o zaman sen unutulacaksın. Kendini onların övgüleriyle var ettiğin için de, unutulduğun zaman yok olup gideceksin. |
|
#37
|
||||
|
||||
|
susacak var.jpg "Bir aşk, bir adamın bakışlarında nasıl sizin olabilir? Siz ki küçük bir kız çocuğusunuz; o aşkı almaya cesareti nereden bulursunuz? Diyelim ki, cesaretsizliğinizin nazıyla, siz ellerinizi açmadan adam aşkı avuçlarınıza bıraktı (içinde gözleriyle birlikte). Siz nasıl taşıyabilirsiniz adama olduğu kadar aşka da çocuk kalırken?
Ve bir yazar aşk yazmışsa sayfalara, kelimeleri daha mı anlaşılır okunur? Siz henüz adım atmadığınız halde görünen ufkunun çetrefilliğinde, yolları daha mı hızlı yürünür, gidilir? Ayrılıkla başlayan bir şarkının nakarata geldikçe vuslata ters ilerleyen sözlerinde, müziği daha mı kavuşulacakmış gibi dinlenir?... Adam kaybetmediğini bulmuş olmanın sevinciyle aşka bürünüp çocuklaşırken, siz nasıl büyürsünüz suskunluğunuzla? Gözlerinizde dağların koyuluğu, neyi görmekten korkmazsınız? Adam bilirken içinizi ve yine de dilinize yabancı rolünü oynamaya çalışırken, siz neden sessizliğinizin inadında bir "haklı" suretiyle "suçlu" repliği söylersiniz: 'Susacak Var!' " UYANMA KÜÇÜK KIZ Uyanma küçük kız! Uyanma ve görme kahramanın olamayışımı! Ağlamaklı bir uykunun koynundasın. Düşten düşe düşerken nöbetleşe bir çığlık gibi irkiliyor bedenin. Bedenin titredikçe adım duyuluyor dudaklarının arasından. Sızılanır gibi, yankılanır gibi... Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile kalabalıkların içinde kaybolmuş ruhunu bulamayan iz bilmez bir kahramanı oynuyorum. Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile seni korkularından koruyamayacak kadar korkak bir kahramanı oynuyorum. Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile kahramanın olmayı beceremiyorum. Uyanma küçük kız uyanma ve görme! Pişman değilim ama keşke soran gözlerine konuşmak yerine "susacak var" diye bakabilseydim. "Susacak var" diyebilseydim. Geç bir itiraf her şey. Geç gelen gerçek incitti içini. İçin için ağlamalara ittim seni. Kendi ellerimle, kendi sesimle... Yersiz susuşlarımdı seni itaatsiz konuşmalara boğan. Zamansız sessizliğimdi seni haykırışlara şahlandıran. Şimdi uyanma küçük kız! Uyanma ve görme çaresiz kahramanlığımı! Adım düşmüyor dudaklarından. Adım dökülüyor yalvaran sesinle kulaklarıma. Oysa isyandasın. Bir uyansan, meydan okuyacaksın varlığıma. Gözyaşların süzülüyor saçlarına doğru. Her bir damla dağlıyor beni. Bin parçaya ayrılmış bedenimin tek bir parçası bile dokunamıyor sana. Öyle uzağındayım ki... Ama biliyorum; beni büyütüyorsun düşlerinde. Uyanma küçük kız! Uyanma ve daha da büyüt çocukluğunu unutmuş ruhumu. Yazmıştım ya "yaşadığını kanıtladığın için teşekkür ederim" diye, hiçbir şeyle ödenmez bir varoluştu gülüşün. Kaç teşekkür az gelir bilsen ya da kaç bakış. Ölmüş bir kalemi dirilttiğini bilmedin ve görmedin hiç. Gereksiz bir suskunlukla gizledim bendeki senin gerçeğini. Kahramanın değildim, kahramanımdın benim. Bilemedik rollerimizi. Belki de bu yüzden hep şaşırdık repliklerimizi. Hep dil sürçmelerinde kaybettik aslımızı. Uyanma küçük kız! Uyanma ve görme yok oluşumu. Beni eski bir yarayla aldattığın gün anladım aslında seni ne kadar da çok sevdiğimi. "Sevmeseydim gitmezdim" dediğimde ne çok istedim seni sevmemeyi ve yanında daha çok kalmayı. Kahramanına yenilen bir yazardım ve gitmeseydim hiç yazamazdım. Ve gitmeseydim hiç yazamazdın! Uyanma küçük kız! Uyanma ve dinlensin kahramanımın küçük ve yorgun bedeni. Seni öyle seviyorum ki... not: Kahraman Tazeoğlu'nun "susacak var" adlı son romanından... Last edited by kelebek; 13-06-2010 at 05:55 PM. |
|
#38
|
||||
|
||||
|
Quote:
Güzel bir alıntı kelebek. ''Dünyadaki tüm cesur korkakların, yeni savunma mekanizması mı acaba '' diye düşündürecek kadar iyi. |
|
#39
|
||||
|
||||
|
öhöm öhöm göremeyenler için john berger'dan geliyor "görme biçimleri"..
![]() ne güzel kitaptır bu
__________________
..trying hard to look like gary cooper.. |
| The Following User Says Thank You to pinkfreud For This Useful Post: | ||
RÜZGAR (05-07-2010) | ||
|
#40
|
||||
|
||||
|
Mevlana ve Şems'in arasındaki ilahi aşk'ı bazen anladığımı,bazen de anlayamadığımı düşünüyorum. İnsanın başka birinde kendini bulması, bu çok anlaşılır bir şey. Başkasında Allah'ı bulması, bu da olası. Fakat başkasında "Allah aşkı" ile yanmak! Bunu anlayabilmek daha zor... Okudukça bazı şeyleri daha iyi anlayabiliyoruz, fakat ne kadarı doğru onu bilmiyoruz.
Bu kitabı henüz okumadım ama ilgimi çekti paylaşmak istedim.... ![]() "Ahmet Ümit'ın son romanı, Bab-ı Esrar...Yaşamı, aşkı ve inancı yeniden düşünmek için… Yedi yüz yıldır çözülemeyen sır; Şems-i Tebrizi cinayeti... Yedi yüz yıldır süren bir sevda; Şems-i Tebrizi ile Mevlânâ Bab-ı Esrar sadece bir gerilim romanı değil, aynı zamanda bir sırlar kitabı. Fantastik öğeleri kullanarak çok katmanlı bir dil yaratan Ahmet Ümit bu yapıtında Mevlevilik temelinde din ve inanç üzerine ilginç sorular soruyor. Din ile aşk arasında, inanç ile sevda arasındaki ilişkiyi bambaşka bir açıdan gözlerimizin önüne seriyor. Dünyayı, yaşamı, inancı ve aşkı, yeniden düşünmemiz, yeniden araştırmamız, yeniden okumamız için... Ey sırrı araştıran kişi ! Can var can içinde, kalbine inde ara Sen kendi özünü kendinde ara Ey sırrı araştıran kişi, her yerde ara Lakin o değil dışarıda, kendi içinde ara...
__________________
Her Hakkım Saklıdır®™ █║▌│█│║▌║││█║▌║▌║ ³³°¹³²¹³ °¹² |
| The Following 2 Users Say Thank You to Thyia For This Useful Post: | ||
bikereoeliindir (24-08-2010), kelebek (26-08-2010) | ||
|
#41
|
|||
|
|||
|
SUNAY AKIN'dan...
kız.jpg
1827 yılında Almanya'nın Brandenburg kentinde Karl adında bir çocuk dünyaya gelir. Babası müzik öğretmeni olan Karl, aile içinde baş gösteren huzursuzluklardan dolayı bir Fransız yetimhanesine gönderilir. Daha sonra gemilerde miço olarak çalışır. Hamburg'tan kalkan bir gemiyle İstanbul'a giderken henüz 12 yaşındadır. Gemi İstanbul'a geldiğinde denize atlayan Karl, Kız Kulesi'ne yüzerek kaçar. Kendisini kurtaran Kız Kulesi'nin bekçisine gemiye geri dönmek istemediğini söyler. İki ülke arasında küçük bir politik sorun yaşanır. Ama Osmanlı sadrazamı Ali Paşa sorunu çözer ve Karl'ı korumasına alır. Karl Mehmet Ali adını alır. Mehmet Ali, Kırım, Bosna ve Karadağ savaşlarından sonra 2. Abdülhamit döneminde paşa unvanını alır. Mehmet Ali Paşa, 1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması'nda Osmanlı'yı temsil eden üç kişiden biri olur. Almanca, Fransızca, Yunanca, Farsça ve Arapça dillerinde şiirler yazan Mehmet Ali Paşa'nın dört kızı olur. Paşa'nın Leyla adındaki kızının da bir kızı olur; Celile. Celile bir erkek çocuk doğurur: Şair Nâzım Hikmet! Görüldüğü gibi Karl'dan Nazım'a uzanan hikâyenin gösterdiği gibi, Kız Kulesi'nin her zaman hikâyeleri vardır. Eğer Kız Kulesi Karl'ı kurtarmasaydı, Nazım olmayacaktı. Sunay AKIN |
|
#42
|
|||
|
|||
|
kız.jpg
İstanbul'un iki mucize simgesi Kız Kulesi ile Galata Kulesi'nin yüzyıllardır süren aşklarına inanmaz mısınız yoksa? Hiç mi duymadınız onların imkansız aşklarını? İki ayrı uçta. Birbirlerini bilirler ve görürler. Varoldukları yerler farklıdır.Karşıdan karşıya sevdalanmak yok mu? Hele işin ucunda bir de kavuşamamak varsa. Zaten asıl aşk kavuşamamak değil midir? Karşıdan karşıya bakıp, kimi zaman aşktan yanıp tutuşan,kimi zaman sadece kendilerine değil,başkalarına da zindan olan iki tarihi mekan. Masmavi denizin ortasında yapayalnız salırken, gizemli hikayeleri ile kimi zaman iki sevgilinin buluşma yeri olmuş, lakin o sevgililerin ölümü ile son bulmuş bir öykünün; kimi zaman lanetlenmiş bir babanın kızını korumak için uygun gördüğü bir korunak olmuş, ancak bir yılanın sepette gelip kızın canını almasına mekan olmuş bir acılar merkezidir Kız Kulesi. Hakkında anlatılan efsanelerin sonu hep hüzünle bitmektedir. Şahit olduğu okadar çok aşk vardır ki .Kendisi ise denizin ortasında tek başına kalmıştır. Bir gün neredeyse kendi inşasından 1300 yıl sonra,Cenovalılar inşaatını bitirip de külahını takınca,İstanbul'un siluetinde dimdik yükselen,yakışıklı bir kule görür. Yüzyıllardır beklediği sevgilisi olacaktır bu kule. Hangi kule mi? Galata Kulesi tabii ki! galata.jpg Cenovalı'lar İstanbul'a geldiklerinde surlarının başkulesi olarak kurarlar Galata Kulesi'ni. Bıçkın,yağız bir delikanlı gibidir. En son tepesine külahı da takılınca olanca görkemiyle okadar yakışıklı olmuştu ki herkes etrafında pervanedir. İnşaatı yükselirken görmüştür uzaktan Kız Kulesi'ni. Yapayalnız denizin ortasında bir hüzünler abidesi gibiydir Kız Kulesi. Galata Kulesi görürgörmez aşık olur bu kıza. Lakin Kız Kulesi hem çok ulaşılmazdır, hem de yaşı kendinden çok büyüktür. Acaba bilse ona sevdalandığını karşılık verir mi? Ne yapacağını bilemez. Çaresizdir.Tarih içinde kimi zaman aşkından yanar kavrulur. Kimiz zaman çaresizlikten yıkılır durur. Her seferinde söndürdüler yangınını. Tekrar tekrar inşa ederler. Her yükselişinde bir daha görür Kız Kulesi'ni, bir daha aşık olur hiç bıkıp usanmadan. Kız Kulesi de aslında ona nasıl aşık,nasıl sevdalıdır. Yangınlar çıktıkça,alevleri gördükçe uzaktan, taşımak ister denizin sularını ateşini dindirmek için lakin mümkün değildir. İkisinin de eli ayağı bağlıdır. Uzaktan uzağa bir sevda bu. Kimsenin kimseye faydası yok. Oldukları yerde aşklarından yanarlar da yanarlar. Hezarfen Ahmed Çelebi'nin 17. yy'da Galata Kulesi'nden atlayarak Üsküdar'a uçması... Bundan büyük işaret olabilir mi? Kız Kulesine gönderdiği bir haber kuşuydu o. Sizce, tarihte ilk uçan insanın Galata Kulesi'nden Kız Kulesi'ne doğru yönelmesi ve o kadar çok gideceği yer varken yakınına, Üsküdar'a gelmesi tesadüf müdür? Hayır, bence de tesadüf değildi. Mucizeydi belki de. Rüzgâra göre uçtu belki, ama rüzgârın yönü de onların mucizesiydi bana göre. Bence dünyada bu kadar önemli olan bir şey, yani bir insanın uçması çok şeye işaret ve sebeptir; kainâtta öyle bir düzen var, düşünürseniz. İşte Galata Kulesi'nin aşkı daha iyi anlatılabilir miydi? 'Uçup sana gelmek isterdim, aşkım bir insanı uçuracak kadar kuvvetli' demekti Hezarfen'in uçması. hazer.jpg Sonunda artık canına tak eder Galata Kulesi'nin. Mutlaka bir haber göndermeli ve aşkını anlatmalıdır Kız Kulesi'ne. Karar verir. 17.yüzyıla geldik artık diye düşünür. İçinde en güzel sevgi sözcüklerini barındıran bir mektup yazar sevgilisine. Hazarfen Ahmet Çelebi'den rica eder. Hazarfen Ahmet Çelebi alır mektubu ve Galata Kulesi'den bırakır kendini Kız Kulesi'ne doğru. Ama okadar ağır gelir ki mektuptaki aşk sözcükleri, dayanamaz Kız Kulesi'ne kadar . Aşk mektubu ulaşamaz varmak istediği yere maalesef. Lakin Kız Kulesi anlar durumu. Akıllıdır. Neler görmüş geçirmiştir. Hazarfen Ahmet Çelebi'nin Galata Kulesi'nden uçması, memlekette hiç görülmemiş bir şeydir. Bir insanı uçuran tabi ki aşktır başka ne olabilir? Bu arabuluculuk Hazerfen Ahmet Çelebi için iyi olmayacaktır. Padişah duyar bu durumu ve çok kızar. Cezayir'e sürer. Hazarfen Ahmet Çelebi aşıklara inanmanın bedelini öder ve 31 yaşında Cezayir de ölür. O günden sonra Galata Kulesi hem esirlere hem de kendine zindan olacaktır. Kız Kulesi de hem bazı devlet adamlarının hem de kendinin zindanı olacaktır. Kaderleri birdir artık. Usanmazlar bu durumdan. Onlar halen günümüzde bile birbirlerini karşıdan karşıya aşkla sevmeye devam ederler. Zamanımızda haklarında yazılan en esprili şiir Bedri Rahmi Eyüpoğlu'na aittir. İstanbul Destanı adlı şiirinde şöyle der: İstanbul deyince aklıma kuleler gelir Ne zaman birinin resmini yapsam öteki kıskanır Ama şu Kız Kulesinin aklı olsa Galata kulesine varır Bir sürü çocukları olur Galata Kulesi'nin laneti meşhur şairimiz Ümit Yaşar Oğuzcan'a da değer. Oğlu Vedat Galata Kulesi'nden kendini atar ve intihar eder. Yıl 1973... "...Bir adam düştü Galata Kulesinden, Bu adam benim oğlumdu" der ve "Uyan oğlum, uyan Vedat" diyerek acısını dindirmeye çalışır. |
|
#43
|
||||
|
||||
![]() 10.000 YILDIR SAKLIYDI. SONSUZA KADAR DA ÖYLE KALMALIYDI… YARATILIŞIN EN BÜYÜK SIRRI ORTAYA ÇIKIYOR! CENNET BULUNDU: GÖBEKLİ TEPE Türkiye''''nin doğusunda, Urfa''''da, arkeologlar dünyanın en eski tapınağını keşfediyor. Gazeteci Rob Luttrell kazı alanına haber için gittiğinde, buranın Mezopotamya''''nın ilk yerleşik halklarından olan ve Melek Tavus''''a inanan Yezidiler tarafından 10.000 yıl önce toprak altına gömüldüğünü öğreniyor. Tom Knox, İrlanda''''nın kale harabelerinden Türkiye''''nin güneydoğusuna, Göbekli Tepe''''ye uzanan bu kitabında tarihi gerçekler, bilimsel çalışmalar ve dinsel gizemleri o kadar incelikle bir araya getiriyor ki, kitabı elinizden bırakmanız imkânsız hale geliyor. Çeviri: Ali Cevat Akkoyunlu Metalgezegen.com - Jean-Christophe Grangé - LeyLekLerin Uçuşu Türkçe (Orijinal Dili: Fransızca) 358 s. -- 3. Hamur -- Ciltsiz -- 14 x 23 cm İstanbul, Mayıs 2002 ISBN: 9789759914349 358 s., 1. Basım; Mayıs 2002, 2. Basım "Kızıl Nehirler ve Taş Meclisi'ni okudum. İnanıyorumki biz polisiye roman yazarları çok sağlam, sıkı, sarkmayan, soluk soluğa okunan bir kurguyla, edebiyatın temel işlevi olan insan benliğine yolculuğu gerçekleştirebiliriz." - Ahmet Ümit- "Yeni bir Stephen King, Soluk soluğa bir tempo, dozu hiç azalmayan bir gerilim, gerçeküstü şiddet sahneleri. Grange inanılmaz bir ustalık sergiliyor." - VSD, Fransa- (Arka Kapak) Göçmen kuşlardır leylekler. Her bahar Avrupa'ya gelir, yaz sonunda tekrar Afrika'ya doğru yola çıkarlar. Ama bu yıl geri dönmeyecekler.. Louis Antioche'un kayıp leyleklerin sırrını çözmek için çıktığı yolculuk kısa sürede kabusa dönüşür. Parçalanmış cesetler, nereden çıktığı belli olmayan katiller... Arayışı onu, Bulgaristan'daki Çingene mahallerinden işgal altındaki toprakların güneşte kavrulan kibutzlarına, Orta Afrika Cumhuriyeti'nin balta girmemiş ormanlarından Kalküta'nın araka sokaklarına kadar götürecektir. Hatta cehenneme kadar... Sınır tanımayan bir hayal gücü, kusursuz bir kurgu, tüyler ürpertici şiddet sahneleri, nefes nefese bir gerilim. Jean-Christophe Grange'yi bu tarzın zirvesine çıkaran, Kızıl Nehirler'i dünya çapında bir başarıya ulaştıran bu nitelikler, Leyleklerin Uçuşu'nda da var. Korkutucu bir yolculuk, şaşırtıcı bir kitap ![]() Kovulmuş bir meleğe âşık olmak... "Bütün sınıf arkadaşlarımın isimlerini biliyordum... Biri hariç. Yeni öğrenci... Arkamdaki sırada, serinkanlı siyah gözleri karşıya sabitlenmiş bir hâlde kaykılmış oturuyordu... Siyah gözleri beni âdeta delip geçiyordu. Dudaklarının kenarları yukarı doğru kıvrıldı. Kalbim bir an tekler gibi oldu ve o bir anlık duraksamada, kasvetli bir karanlık duygusunun bir gölge gibi üzerime örtüldüğünü hissettim. Bu duygunun kaybolması sadece bir an sürdü, ama ben hâlâ ona bakıyordum. Gülümsemesi dostça değildi, bela kelimesini heceleyen bir gülümsemeydi. Ve vaat doluydu." |
| The Following User Says Thank You to ReLaX For This Useful Post: | ||
RÜZGAR (22-06-2011) | ||
|
#44
|
||||
|
||||
![]() Arka Kapak 41 ülkede rekor satış yapan kitaplarının başarısını göremeden 50 yaşında hayata veda eden İsveçli gazeteci Stieg Larsson'un zihne kazınacak sahneler, çarpıcı ve canlı karakterler, okurları adeta yerlerine çivileyecek sürükleyici bir kurgu ile her sayfasını ağır ağır ve dokuyarak yazdığı Millennium serisinin ilk kitabı Ejderha Dövmeli Kız'ı okuduktan sonra, Gefle Dagblad gibi 'bundan daha iyisi yapılamaz' diyebilirsiniz. Ama bu erken bir karar olabilir. Son sözü söylemeden ikincisini beklemenizi tavsiye ederiz. "Olağanüstü… Okuyucular kitabı okurken yerlerinden bile kıpırdayamayacak." -SUNDAY TIMES "Bu kitabı okumaya başladı- ğınızda, ilk adımı hiç atmamış olmayı dileyeceksiniz. Çevreniz kararacak ve kendinizi öykünün içinde bulacaksınız…" -BILD AM SONNTAG "Bu kitap kendisi için söylenen her bir övgü sözcüğünü hak ediyor… Üçlemenin geri kalan iki kitabı bunun yarısı kadar bile iyi olsa, Larsson bize müthiş bir miras bırakmış olacak." -SHARON WHEELER "Larsson'un bu kitabı saatli bir bomba gibi..." -BOB CORNWELL "Hipnotize edici." -USA TODAY "Tam bir dinamit." -LIZ SMITH "Çılgınca… Müthiş bir gerilim." -THE WASHINGTON POST "Büyük bir açlıkla okunacaktır…" -OBSERVER "Larsson'un kitapları hayatımız için bir tehlike oluşturuyor. Parklar okuyucularla tıka basa dolacak, çalışma dünyası altüst olacaktır. Bütün bunların nedeni hiç kimsenin kitabı elinden bırakamamasıdır." -BAMS ![]() Arka Kapak "İlkinden daha etkileyici ve daha şaşırtıcı… Bu roman okurları esir edecek." -SUNDAY TIMES "Eğer hâlâ Ejderha Dövmeli Kız'ı okumadıysanız, bu övgüyü okumayı bırakın ve bir tane alıp okumaya başlayın… Eğer Ejderha Dövmeli Kız'ı okumayı bitirdiyseniz, o zaman hiçbir şey ikincisini almaktan sizi alıkoyamaz." -ERICA MARCUS "Ateşle Oynayan Kız az bulunan bir şey… serinin ilk kitabından daha iyi olan bir roman…" -LOUISE FRANCE, OBSERVER "Etkileyici, bu kitap için sabahlamaya değer." -ENTERTAINMENT WEEKLY "Etkileyici bir iş… Tırnak yedirten bir cinayet ve sırlar." -PEOPLE "Bu kitabı bitirene kadar uyumayı unutacaksınız." -DALLAS MORNING NEWS "Zekice… Beni esir etti ve gözümü kırpmadan okudum." -ALAN CHEUSE, SAN FRANCISCO CHRONICLE "Kurgunun ölümsüzlüğüne hoş geldin, Lisbeth Salander!" -MARIO VARGAS LLOSA, EL PAlS "Dünyanın en başarılı suç romanı yazarı olarak memnuniyetle Larsson'u gösterebilirim." -SLATE ![]() Arka Kapak "Sizi uyarıyoruz: Millennium üçlemesi kesinlikle bağımlılık yapıcı." -The Guardian "Dönüp tekrar tekrar okumak istiyorsunuz. Millennium üçlemesi bu milenyumun en iyi üçlemesi." -John Timpane, Philadelphia Inquirer "Stieg Larsson'u okumak, sert bir kahve gibi sizi canlandırır… Kitaplar sıra dışı bir şekilde aksiyon dolu ve düpedüz bağımlılık yaratıcı. Larsson son derece zeki bir aktivist ve feminist olmanın yanı sıra Tanrı vergisi bir aksiyon yazarlığı yeteneğine de sahip…" -David Kamp, New York Times "Kasırga gücünde bir roman. Alexandre Dumas'ın Üç Silahşörler'ini veya Charles Dickens'ın romanlarını aynı hararetli heyecanla okumuştum. Olağandışı… Hiç gocunmadan söylüyorum: Muhteşem." - Mario Vargas Llosa, El Pais "Larsson üstün bir yazar. Kurgunun birçok katmanını sıkıca bir ipe bağlıyor ve sayfa sayfa okuyucuyu sürüklüyor. Kitabın sonu, böyle bir seride isteyebileceğiniz her şeyi size veriyor." -Leonard Zeskind, Kansas City Star "Her yeni nesil Salander ve Blomkvist'i bir gün okuyacak ve onların dünyasına kapılacak." -Sarah Weinman, BN.com "Şu anda yaşadığımız hayatı yüzlerce ve yüzlerce heyecanlı sayfada yeniden keşfetmek isteyen kimse bu üçlemeyi kaçırmasın. Son kitabın muhteşem bir kurgusu var. Kitap, çağdaş edebiyatın en mükemmel sonlarından birine doğru ilerledikçe kitap hiç bitmesin istedim." -Alan Cheuse, Chicago Tribune "Kalbinizi durduracak sahnelerde polisiye edebiyatın en unutulmaz karakterleriyle tanışmaya hazırlanın. Bu kitap Larsson'un ismini edebiyatın en orijinal ve tutkulu seslerinden biri olarak tarihe kazıyor." -Ellen Shapiro, People "Millennium serisi dünya çapında benzersiz bir yayıncılık mucizesi." -Kate Mosse "Hayranlarını hayal kırıklığına uğratmayacak; bu kitabı da gecenin ilerleyen saatlerine dek okuyacaksınız. … İsveçli bir bilgisayar manyağının bizi soluksuz bırakabileceğini kim düşünebilirdi ki?" -Daily Express "Olağanüstü… Okuyucular kitabı okurken yerlerinden bile kıpırdayamayacak. " -Sunday Times |
| The Following User Says Thank You to ReLaX For This Useful Post: | ||
RÜZGAR (03-12-2011) | ||
|
#45
|
|||
|
|||
|
Foruma bakarken konu başlığını görüp yazmak istedim ve üye oldum:)Açıkçası konunun populeritesi beni şaşırtmadı..Bir çoğunuz duymuştur veyahut okumuştur Küçük Prensi ama okumamış olanlar için alıntı yapacağım.Zira bana göre okunması gereken bir hikaye kitabı hem de her yaşta..İnternette de kitap olarak mevcuttur..1 saat bile sürmüyor kitabı bitirmek..
Antoine de Saint-Exupéry "Küçük Prens" XXI. İşte tilki o zaman ortaya çıktı. - "Günaydın," dedi küçük prense. - "Günaydın," dedi küçük prens nazikçe ama kimseyi görememişti. - "Buradayım," dedi tilki. "Elma ağacının altında." - "Kimsiniz" dedi küçük prens.Sonra da, "çok güzel görünüyorsunuz" diye ekledi. - "Tilkiyim ben," dedi tilki. - "Benimle oynar mısın?" dedi küçük prens. "Cok mutsuzum." - "Hayır," dedi tilki. "Oynayamam; evcil değilim ben." - "Öyle mi? Bağışla beni," dedi küçük prens. Ama bir süre düşündükten sonra, "Evcil ne demek?" diye sordu. - "Sen buralı değilsin," dedi tilki. "Ne arıyorsun buralarda?" - "Insanları arıyorum," dedi küçük prens. "Evcil ne demek?" - "Insanları mı arıyorsun? Silahlari var ve avlıyorlar. Cok can sıkıcı.Ayrıca tavuk yetiştiriyorlar.Tek konuları bunlar. Tavuk mu arıyorsun?" - "Hayır," dedi küçük prens. "Arkadas arıyorum. Evcil ne demek?" - "Genellikle ihmal edilen bir iş," dedi tilki. "Bağlar kurmak anlamına geliyor." - "Bağlar kurmak mı?" Tilki : - "Yani," dedi. "Örneğin sen benim icin hala yüz bin öteki çocuk gibi herhangi bir çocuksun. Benim icin gerekli de değilsin. Senin icin de aynı şey. Ben de senin için yüz bin öteki tilkiden hiç farkı olmayan bir tilkiyim. Ama beni evcilleştirirsen birbirimiz için gerekli oluruz o zaman. Benim için sen dünyadaki herkesten farklı birisi olursun. Ben de senin için eşsiz, benzersiz olurum…" Küçük prens, - "Anlıyorum galiba," dedi. "Bir çiçek var…Galiba o beni evcillestirdi…" - "Olabilir," dedi tilki. "Dünyada böyle şeyler hep olur." - "Ama hayır, o Dünya'da değil," dedi küçük prens.Tilki şaşırmıştı. Merakla, - "Başka bir gezegende mi?" diye sordu. - "Evet." - "Orada avcılar var mı?" - "Yok." - "Aman ne hoş! Peki tavuklar?" - "Hayır, tavuklar da yok." - "Hiçbir şey mükemmel olamıyor," diyerek içini çekti tilki. Birden aklına bir fikir geldi. - "Benim yaşamım çok tekdüze," diye anlatmaya başladı."Ben tavukları avlıyorum; insanlar da beni.Bütün tavuklar birbirine benziyor, bütün insanlar da… Bu yüzden çok sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen yaşamıma güneş doğmuş gibi olacak. Duydugum bir ayak sesinin ötekilerden farklı olduğunu bileceğim.Öteki ayak sesleri beni köşe bucak kaçırırken seninkiler tıpkı bir müzik sesi gibi beni cağıracak, sığınağımdan çıkaracak. Hem bak,şu buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Buğday tarlalarının da hiçbir anlamı yoktur benim icin. Bu da çok üzücü.Ama senin saçların altın sarısı.Beni evcilleştirdiğini bir düşü! Buğday da altın sarısı. Buğday bana hep seni hatırlatacak. Ve ben buğday tarlalarında esen rüzgarın sesini de seveceğim…" Tilki uzun süre küçük prense baktı. Sonra da, - "Lütfen.. Evcilleştir beni!" dedi. - "Çok isterim," dedi küçük prens. "Ama burada çok kalmayacağım. Bulmam gereken yeni dostlar ve anlamam gereken çok şey var." - "Insan ancak evcilleştirirse anlar," dedi tilki. "Insanların artık anlamaya zamanları yok. Dükkanlardan her istediklerini satın alıyorlar.Ama dostluk satılan dükkan olmadığı için dostları yok artik.Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir." - "Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?" diye sordu küçük prens. - "Cok sabırlı olmalısın," dedi tilki. "önce karşıma, şöyle uzağa çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin.Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır.Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın…" Ertesi gün küçük prens yine geldi. - "Aynı saatte gelmen daha iyi olur," dedi tilki."örneğin sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım.Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin icin çarpacağını bilemez. Insanın belli alışkanlıkları olmalı…" - "Alışkanlıkları mı?" - "Evet.Bunlar coğunlukla ihmal edilir," dedi tilki."Alışkanlıklar bir günü öteki günlerden, bir saati öteki saatlerden farklı kılan şeylerdir.Örneğin benim avcımın bir alışkanlığı vardır.Her perşembe koyun kızlarıyla dansa giderler.Bu nedenle perşembe günleri benim için güzel günlerdir. Üzüm bağlarına kadar sokulabilirim o günler.Ama avcılar herhangi bir günün herhangi bir saatinde gidiyor olsalardı hiç tatilim olmazdı." Böylece küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ayrılma zamanı geldiğinde tilki, "Ağlayacağım" dedi. - "Benim bunda bir suçum yok," dedi küçük prens. "Seni üzmek istememiştim ama evcilleştirilmeyi sen istedin…" - "Evet orası öyle," dedi tilki - "Ama ağlayacağını söylüyorsun." - "Evet, öyle," dedi tilki. - "O halde evcilleştirilmek senin için pek iyi olmadı!" - "Çok iyi oldu!" dedi tilki. "Buğdayların rengini düşün." Sonra da, "Gidip güllere bak şimdi," diye ekledi. "Kendi gülünün eşi benzeri olmadığını göreceksin.Sonra da gel vedalaşalı. Sana armağan olarak bir sır vereceğim." Küçük prens gidip güllere baktı. - "Siz benim gülüme hiç benzemiyorsunuz," dedi. "Hatta hiçbir şeysiniz şu anda.Çünkü ne bir kimse sizi evcilleştirdi, ne de siz bir kimseyi.Ilk gördüğüm zamanki tilkim gibisiniz. O zaman yüz bin başka tilkiden herhangi biriydi. Ama şimdi dostum oldu ve benim icin eşi benzeri yok." Güller çok utanmışlardı. - "Çok güzelsiniz, ama boşsunuz benim için," diye sürdürdü sözlerini küçük prens. "Insan sizin için ölemez. Doğru, gelip geçici biri için benim çiçeğimin sizden hiçbir farkı yok. Ama o benim icin yüzlercenizden daha önemli;çünkü suladığım,cam bir fanusun altına koydugum, önüne siperlik yerleştirdiğim çiçek o.Çünkü tırtılları ben onun için öldürdüm. (Birkaç tanesini bıraktık, sonradan kelebek oldular.) Çünkü, yakındığı ya da övündüğü, ya da hiçbir şey söylemediği zamanlarda dinlediğim çiçeğim o benim. Çünkü o BENİM çiçeğim." Tilkinin yanına döndü sonra: - "Hoşça kal," dedi. -"Hoşça kal," dedi tilki. "Işte sana bir sır, cok basit birşey;Insan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez". - "Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez," diye yineledi küçük prens; unutmamalıydı bunu. - "Gülünü senin icin önemli kılan, onun icin harcamış olduğun zamandır." - "Onun icin harcamış olduğum…" diye yineledi kücük prens.Unutmamalıydı bunu. - "Insanlar unuttular bunu," dedi tilki. "Ama sen unutmamalısın.Evcilleştirdiğimiz şeylerden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun…" - "Ben gülümden sorumluyum," diye yineledi küçük prens.Bunu da unutmamalıydı… |
|
#46
|
||||
|
||||
![]() Arka Kapak Klonlama uzmanı Doktor Davis Moore’un on yedi yaşındaki kızı tecavüze uğrayıp acımasızca öldürülür. Olay hakkında soruşturma açılır; ancak bir sonuca varılamaz. Aylar sonra Moore kızının eşyalarını polisten geri alır ve bunların arasında kazayla unutulmuş, içinde katilin DNA’sı bulunan küçük bir şişeye rastlar. İşte o an Moore’un beynine korkunç bir düşünce saplanır: Belki kızını değil ama onu öldüren adamı klonlama olanağına sahiptir. Peki kızının katilinin gözlerinin içine bakmaya ne kadar dayanabilecektir? Justin Finn, üç yaşına bastığında diğer çocuklardan farksızdır. Canlı, neşeli ve sevimli: Ondan zerre şüphe etmeyen anne ve babasının gözündeyse masum bir bebek. Ne var ki yüzü, bir gün mükemmel bir genetik kopya olarak soğukkanlı bir katilinkine tıpatıp benzeyecektir. KLON küçük bir çocuğun bir gizemi çözmesi için dünyaya getirilişinden yola çıkarak,kötülüğün kaynağını sorgulayan,klişelerden uzak,dahice yazılmış özgün bir roman. Kaldırdığınız her taşın altında bir zeka parıltısı göreceksiniz.
__________________
..I see the truths hidden in the darkness just like a cat,I smell your lies just like a wolf.. |
|
#47
|
||||
|
||||
|
__________________
..I see the truths hidden in the darkness just like a cat,I smell your lies just like a wolf.. |
|
#48
|
||||
|
||||
![]() TAHRAN'IN DAMLARI İran'ın başkenti Tahran'da, on yedi yaşındaki Paşa 1973 yazını en iyi arkadaşı Ahmed'le birlikte evinin damında geçirir. Gelecekleri üzerinde konuşur, hayat hakkında yakıcı sorular sorarlarken, bıçak gibi keskin sırlarla ve kabullenilmesi zor gerçeklerle yüzleşirler.Paşa'yı, İran'ın devrime yaklaşılan döneminde, Şah'ın zalimliğiyle yankılanan sokaklarda, çocukluktan yetişkinliğe geçişin, büyümenin sancıları beklemektedir. Şimdi damlar daha karanlık, ama yıldızlar daha parlaktır.Etkileyici ve duygusal olarak güçlü olan bu romanda, Mahbod Seraji hepimizin ortak paylaştığı insani deneyimleri, yani gülümsemeleri, gözyaşlarını, aşkı, korkuyu ve her şeyden öte umudu zihinlere ustalıkla işlerken, aynı zamanda eski Fars kültürünün içinde ateşlenen güzellik ve zalimliği gözler önüne seriyor."Tahran'ın Damları birçok güzel hatırayı gözyaşları ve sevimli gülümsemeler içinde harekete geçiriyor; damlarda yıldızlı geceler; uzun, kayıp aşklar; Pehlevi rejiminin absürd aşırılıkları ve adaletsizliği içinde yoğun ve tutku dolu bir öfke." -Nahid Mozaffari-"Bu büyüleyici romanda, Mahbod Seraji zalim Şah'ın son günlerinde yeşeren gizli bir aşkın hikâyesine espri ve insanlık katıyor. İran'daki devrimin arka planında, Paşa ve Zari'nin öyküsü en baskıcı zamanlarda bile gençler arasında alevlenen aşk ve umudun güzel bir işareti. Seraji muhteşem bir yetenek." -Sandra Dallas- "Böylesi canlı ve etkileyici bir anlatımla karşı karşıya kalmak ne büyük bir zevk. Bir şairin sesi ile, Seraji evrensel bir aşk, kayıp ve umudun öyküsünü anlatıyor. Her şeyden önemlisi işte bu umut, son sayfa bittikten sonra bile kalacak. Tanrıya şükür Seraji gibi bir yazar var ve dünyalarımız ne kadar ayrı olursa olsun, yüreklerimizdeki insanlık noktasında hepimizin bir olduğunu gösteriyor, Seraji." -William Kent Krueger- ![]() BEYAZ DİŞ 1897 yılını içeren bu roman yerel renkleri yansıtan önemli bir eserdir. Kuzey Kanada faunası, bazı yerli oymakla♥rın yaşayışları ve altın, serüven peşinde koşan insanların ka♥deri üzerine zengin gözlemler içermektedir. Yabani hayvanla yabani insanın ortak serüvenini anlatan ve yırtıcı bir hayvanı derinden kavrayan bir roman olması itibariyle çok önemlidir. Yabanın, sevginin ve doğanın hikâyesidir bu eser. Başlıca Kahramanlar: Dişi Kurt: Bir kurtla köpeğin birleşmesinden doğmuş olan dişi kurt, romanda tamamen yırtıcılığı, hayvansal özel♥likleri ile çarpıcı bir şekilde anlatılır. Diğer kurtlar gibi yaşa♥mak için taze ete ihtiyaç duyar ve soğuk bölgelerde yaşar. Di♥ğer kurtlardan farklıdır. Kanının yarısı köpek kanı olduğun♥dan evcilleşebilir. Tek Göz: Romanda sözü edilen erkek kurttur. Yaşlıca ve kördür. Dişi kurtla çiftleşmesinden romanın başkahramanı olan Beyaz Diş doğmuştur. Bir kıtlık sırasında av peşinde ko♥şarken ölür. Beyaz Diş: Annesinden dolayı köpek kanı taşıdığı için evcilleşebilen ve insanlarla dost olabilen bir kurttur. Uzun za♥man köpeklerle insanların yanında yaşar. Bu bakımdan kö♥peklerin yanında kendini hep dışlanmış hisseder, kendini sa♥vunmak zorunda kaldığından yaşıtlarına göre daha yırtıcıdır. Dişleri bembeyaz olduğundan sahibi adını 'Beyaz Diş' koyar. Collie: Taşındıkları güney ülkesinde önceleri ona rahat vermeyen köpek. Daha sonra Beyaz Diş'ten enikleri olur. Weedon Scott: Beyaz Diş'i çok kötü bir durumdayken kurtaran ve onu sevgisi sayesine evcilleştiren bir gençtir. Okuyucu Notu. Tahran'ın Damları kitabını okumaya başladıktan bir süre sonra içimde Beyaz Diş 'i yeniden okuma isteği uyandı. Bunu anca üstteki romanı okumaya başlayanlar anlayabilir. Türk kahvesi yanına lokum gibi geldi açıkçası... Son yıllarda mekanın, arka fonun İran olduğu roman, kitap, makale ne varsa okumaktan keyif aldığımı farkettim ve okurken bazı noktalarda benim en büyük eserim Cumhuriyettir diyen Yüce Atamıza olan minnettarlığım daha da arttı... Last edited by ReLaX; 20-01-2012 at 11:08 AM. |
![]() |
|
| Currently Active Users Viewing This Thread: 1 (0 members and 1 guests) | |
| Thread Tools | |
| Display Modes | |
|
|