View Full Version : Hikayeler, Fıkralar, Kendi Yazılarınız...Paylaşımlar
“AFRİKADA BİR CEYLAN
BİR CEYLAN UYANIR
Her sabah bir ceylan uyanır Afrika''da.
Kafasında tek bir düşünce vardır.
En hızlı koşan aslandan daha hızlı koşabilmek.
Yoksa aslana yem olacaktır.
Her sabah bir aslan uyanır Afrika''da.
Kafasında tek bir düşünce vardır.
En yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşabilmek.
Yoksa açlıktan ölecektir.
İster aslan olun, ister ceylan olun hiç önemi yok.
Yeter ki güneş doğduğunda koşuyor olmanız gerektiğini,
Hem de bir önceki günden daha hızlı koşuyor olmanız gerektiğini bilin?
Yasam adlı konuyu ne kadar güzel anlatmış Afrika atasözü,
Bir önceki günden daha hızlı koşmak gerekmektedir.
Çünkü eğer aslansanız,
Ve en yavaş koşan ceylanı bir önceki gün yakalamışsanız,
Ve bugün bir ceylan yakalamak niyetindeyseniz,
Artık bilmelisiniz ki en yavaş ceylan sizden daha hızlıdır,
O halde düne göre hızınızı arttırmanız gerekmektedir?
Yok eğer ceylansanız,
Ve henüz aslana yem olmamışsanız,
Hızınızı düne göre mutlaka arttırmalısınız,
Çünkü sıra size gelmiş demektir.
Yani,
Hayat koşusunda, devam edebilmenin tek koşulu var.
Dünden daha hızlı olabilmek?
Bakın bakalım simdi kendinize,
Ondan, bundan, şundan değil "DÜNDEN" hızlı mısınız?
‿
RÜZGAR
25-12-2009, 04:43 PM
rüzgarcım ellerine sağlık canım=)) harika bir yazı paylaştıgın için teşekkür ederim=))
not:konuyu böldüğüm için diğer arkadaslardan özür dilerim=))iyi seyirler..
Rica ederim canım:smile: Beğendiğine sevindim bende teşekkür ederim Simmcim :smile:
BİR DERVİŞTEN NASİHATLER
Emânete ihânet etmeyin...
Hâlinizden şikâyet etmeyin…
Büyüğünüze emretmeyin…
Boş şeylerde ısrar etmeyin...
Câhillerle sohbet etmeyin…
Nefesinizi boşa tüketmeyin…
İnsanları bekletmeyin…
Etrafınızı kirletmeyin…
Hayatınızı mahvetmeyin…
Kimseye minnet etmeyin.
İnsanları yüzüne karşı methetmeyin…
Kimseye küfretmeyin...
Kötülüğe meyil etmeyin…
Malınızı boşa sarf etmeyin…
Sırrınızı açık etmeyin…
Her şeyi merak etmeyin…
Suçunuzu inkâr etmeyin…
Şerefinizi kaybetmeyin…
Vatanınızı terk etmeyin…
İyiliğe niyet edin…
Büyüklere hürmet edin…
Sıkıntıya sabredin…
Aza kanaât edin…
Sözünüzde sebat edin…
Bildiğinizle amel edin…
Hatanızı kabûl edin…
Yaramaz ise def edin...
Varken tasarruf edin…
Âlimlerle sohbet edin...
Nefsinizle inat edin…
Sofranıza dâvet edin…
Zararlıysa men edin…
Seviyorsanız ifâde edin…
Kalbleri fethedin...
Misâfire ikram edin...
Muhtâca yardım edin...
Bilseniz de istişare edin…
Tehlikeye dikkat edin…
Hakkı teslim edin...
Unutacaksanız kaydedin…
Esirgemeyin lûtfedin...
Gariplere merhamet edin…
Kazanmaya gayret edin…
Çalışanı takdir edin…
Başarıyı tebrik edin…
Mâzereti kabûl edin…
Her an tevekkül edin…
Hastaları ziyâret edin…
Çocuğunuzu terbiye edin…
Herkese tebessüm edin...
Güvenseniz de kontrol edin…
İnanmayana ispat edin…
Fakirleri gözetin…
Hayır için sarf edin…
RÜZGAR
26-12-2009, 01:22 PM
BEN SANA MECBURUM..
Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum
Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur?
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun
Sevmek kimi zaman rezilce korkudur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor
Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun
Belki Haziranda mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin..
ATİLLA İLHAN
DevilSmile
28-12-2009, 03:23 PM
Bağlanmayacaksın birşeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin o'nu sevdiğinden...
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan birşeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de birşeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya ya da pembeye
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...
CAN YÜCEL
MisCha
01-01-2010, 10:24 AM
Adam kızına Barbie almak ister ve bir oyuncakçıya girer
- ''Vitrindeki Barbie bebek kaç para'' diye sorar
Satıcı;
- ''Hangisi efendim'' ve devam eder;
- ''Barbie spora gidiyor 19.95 usd''.
- ''Barbie alışverişde 19.95 usd''.
- ''Barbie discoda 19.95 usd''.
- ''Barbie hede hodo yapıyor 19.95 usd''.
- ''Barbie boşandı 265 usd''.
Adam şaşırır;
- ''Neden hepsi 19.95 de boşanmış olan 265 usd?''.
Satıcı cevaplar;
- ''Çok basit, boşanmış Barbie ile birlikte Ken'in evini, arabasını, donuna kadar herşeyini'de alıyorsunuz''...
hanci
05-01-2010, 08:03 AM
Kara Yılan
Güneşin yeni doğduğunu sana haber veriyorum
Yağmurun hafifliğini, toprağın ağırlığını
Ve bütün varlığımla kara yılan seni çağırıyorum
Seni çağırıyorum parmaklarımdan süt içmeğe
Pamuğun ağırlığını yapan dağın hafifliğini
Sana haber veriyorum yeni doğduğunu güneşin
Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk
Günahlarım kadar ömrüm vardır
Ağarmayan saçımı güneşe tutuyorum
Saçlarımı acının elinde unutuyorum
Parmaklarımdan süt içmeğe çağırıyorum seni
Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk
Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı
Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum
Gelmiş dayanmışım demir kapısına sevdanın
Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum
Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum
Seni süt içmeğe çağırıyorum parmaklarımdan
Kara yılan kara yılan kara yılan kara yılan...
Sezai Karakoç (http://www.siirdefteri.com/?sayfa=sair&sair_id=220&sair=Sezai Karakoç)
DevilSmile
05-01-2010, 09:13 AM
Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır. Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan “Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?” diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.. İki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede
hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz. Sen, “Ama senin için şunu yaptım” derken o, “Şunu yapmadın” diye cevap verecektir ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır.
Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın. Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. “Peki o ne yaptı?” deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta.
Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın. Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. “Acılara tutunarak” yaşamayı öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki….
Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor. Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana. Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası….
Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun asıl olan yürektir. Yürek sesi ne bilmeyenler ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; Yaşadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini…
Nazım Hikmet
Kahire’de bulunan Keops Piramiti’nin 12 ton ağırlığında iki buçuk milyon taş bloktan oluştuğunu, günde on blok yerleştirilmesi halinde yapımının 664 yıl süreceğini, piramitin üstünden geçen meridyenin karaları ve denizleri tam eşit iki parçaya böldüğünü ve piramitin
dünyanın ağırlık merkezinin tam ortasında bulunduğunu, yüksekliğinin (164 m.) bir milyarla çarpımının güneşle dünyamız arasındaki uzaklığı verdiğini, taban alanının yüksekliğinin iki katına bölünmesinin pi sayısını verdiğini, biliyor muydunuz?
Pekiii Piramitlerin içerisinde ultrasound, radar, sonar gibi cihazların çalışmadığını, kirletilmiş suyun bir kaç gün piramitin içinde bırakıldığında arıtılmış olarak bulunduğunu, piramitin içerisinde sütün bir kaç gün süreyle taze kaldığını ve sonunda bozulmadan yoğurt haline geldiğini, bitkilerin piramit içerisinde daha hızlı büyüdüklerini, çöp bidonu içindeki yemek artıklarının hiç koku yaymadan mumyalaştıklarını, kesik, yanık, sıyrık ve yaraların piramitin içinde daha
çabuk iyileştiğini, piramitin içinin yazın soğuk, kışın sıcak olduğunu, piramit kimin adına yapıldıysa onun bulunduğu odaya yılda 2 kez güneş girdiğini ve bu günlerin doğduğu ve tahta çıktığı günler olduğunu, biliyor muydunuz?
bende bilmiyodum şimdi öğrendim..:eek:
http://resim.turksohbet.eu/piramitler.jpg
hanci
11-01-2010, 09:50 AM
Bendeki sen
bendeki seni alıp gideceğim sonsuzluğa
bunu bir sen bileceksin bir ben
nasıl ki bendeki seni bir sen bir de ben tanıyorsak
sen bile beni değil bendeki seni özleyeceksin
nasıl ki ben bile seni değil bendeki seni seviyorsam
duyguların yaşamını tartmayacak
bedenin olduğu yeri hep yadırgayacak
senden kopan seni bir üzümün ısırılışındaki kısalıkta sezip yitireceksin
kimse bunu bilemeyecek ama ben bileceğim
ciğerimden üfleyeceğim bazen seni
sen görmediğin dumanların kıvrımında dön ha döneceksin
gözlerini kapayacaksın yerini umman bilmeye devam etmek için
bir damla gözyaşının kaç umman taşırdığını ise hic bilmeyeceksin
gün gelecek elin kolun senin değilmiş hissine kapılacaksın
yadırgayacaksın uzuvlarını
ta ki kendini sen olmaktan çıkardığını anlayıncaya dek
sen olmayan bir senin kim olduğu belirsizler icinde tükenip gidişinin sızısını
geri dönülmezliklerin çaresizliğini
ve o seni sen olmaktan koparan
seni senden kovanların
seni sevmek için sendeki seni öldürenlerin
sevgi icin can verebilecek olanın canını alamazken
aczi silah edip sevgilerini zehre banılmış hançer kılanların
gözlerinde herkesin bir yanını kırdığı kopardığı
senin iyiliğin için kötürüm edilmiş seni göreceksin…
işte o zaman bende kalan seni çok özleyeceksin…
herkes de bir sen var elbet
bir de sende bir sen
ve bende bir sen
bendeki seni kimseye kestirtmeyeceğim
sana bile
artık sen de zehre banılmış hançer sahibisin
sen de hem kendini hem çevreni keseceksin…
sonra aczini katlini ilahi kisvelerle örtmeye çalışacaksın
halbuki işin özü ne kendine ne başkasına zulmetmeyeceksin
sevgiyi halin gereği bilip nefes alır gibi yaşayacaksın
kimseyi kendine zincirle bağlamayacaksın
gönlünün saramadığını çevrenin yardımıyla kuşatmayacaksın
çekin hançerlerinizi tutun kaçmasın demeyeceksin
aczin getirisini kendine kazanç bilmeyeceksin…
velhasıl herkes yaşıyor
ve yaratılışımızda zayıflık var
kendini tarttığında karşı kefeye gönlünü koyacaksın
gönle riya etmeyeceksin…
şüphesiz ki zararına bile olsa doğruyu söleyeceksin…
hic unutmayacaksın ki :
insan kendisine sadık başkasına ise dürüst olur…
kendini kestirmeyi göze alabilmeli insan kendi yüzüne bakamazlığı asla…
öle ya sevdiğini kaybetmek acıysa
kendini kaybetmek acınası…
bir dudak bir gül kurutulmuş karanfil gece soluklar gözler her şey tek hece sen...
BAŞARININ ÇAN EĞRİSİ
4 yaşında başarı ...........................pantolonuna işememektir.
12 yaşında başarı............................arkadaş bulabilmektir.
16 yaşında başarı............................araba kullanabilmektir.
20 yaşında başarı............................seks yapabilmektir.
35 yaşında başarı ...........................para kazanabilmektir.
50 yaşında başarı ...........................daha da çok para kazanabilmektir.
60 yaşında başarı ...........................seks yapabilmektir.
70 yaşında başarı ...........................araba kullanabilmektir.
75 yaşında başarı ...........................arkadaş bulabilmektir.
8 0 yaşında başarı ...........................pantolonuna işememektir.
Biz buna ÇAN EĞRİSİ diyoruz...
ReLaX
15-01-2010, 06:40 AM
Meşhur bir ressam, günün birinde dünyanin en guzel şeyinin resmini
yapmaya karar verdi.
Bunun için de uzun bir yolculuga cikti.
Agaclik bir yolda giderken yaşlı bir adama rastladı ve ona dünyanin en
güzel şeyini sordu.
İhtiyar:
imandir dedi. Biraz ilerleyince kasabada bir dügün gördü.
Kalabaligin arasindan geline dogru ilerleyerek ayni soruyu ona da
sordu. Gelin gözlerinin icin gülerek:
"Dünyanın en güzel seyi aşktır" dedi.
Sonra cepheden dönen yorgun bir askerle karşılaştı. Aynı soruyu ona da
sordu ve su cevabi aldi:
"Dünyanın en güzel şeyi barıştır."
Ressam kendi kendine iman, aşk ve barışın resmini nasil yapabilirim ki
diye düsünürken evin yolunu tutmustu.
Evin kapısından içeri girdiginde dünyanın en güzel manzarasinin
karsisinda durdugunu düsündu.
Çocuklarinin masum bakışlarında iman, karısının gözlerinde aşk, evinde
ise barış hali vardı.
Böylelikle dünyanın en güzel şeyinin resmini yapmaya koyuldu. Resim
bitince de adını
şöyle koydu:
Evim.
Dünyada, kayıtlara geçmiş en ilginç gerçekleşen ölüm; çok ilginç ,
üstelik
1996 yılı.
Bizde olduğu gibi Yunanistan da yaz döneminde orman yangınlarıyla
boğuşuyordu. Yunanistan itfaiye ekibi büyük bir yangını söndürmüşler ama oldukça geniş bir alanı da kurtaramamışlardı. Yangın sonrasi uzmanlar, yanan alanda araştırma yaparken, gördükleri karşısında küçük dillerini yutarlar. Görünen, denizden bir kaç kilometre uzakta ve yüksekte olmasına karşın yanmış bir balıkadamdır. Snorkeli ve zıpkını da elindedir üstelik.
Sen, balık avlamak için denize dal ...
Sonra bir yangın söndürme helikopteri, gelip seni çeksin ve yangının üzerine bıraksın...............
kelebek
15-01-2010, 02:09 PM
Seni Saklayacağım
Seni saklayacağım inan
Yazdıklarımda, çizdiklerimde,
Şarkılarımda, sözlerimde.
Sen kalacaksın kimse bilmeyecek
Ve kimseler görmeyecek seni,
Yaşayacaksın gözlerimde.
Sen göreceksin, duyacaksın
Parıldayan bir sevi sıcaklığı,
Uyuyacak, uyanacaksın.
Bakacaksın, benzemiyor
Gelen günler geçenlere,
Dalacaksın.
Bir seviyi anlamak
Bir yaşam harcamaktır,
Harcayacaksın.
Seni yaşayacağım, anlatılmaz,
Yaşayacağım gözlerimde;
Gözlerimde saklayacağım.
Bir gün, tam anlatmaya..
Bakacaksın,
Gözlerimi kapayacağım..
Anlayacaksın.
Özdemir Asaf
SIRAYA GEÇME YOLLARI
KLASİK TEPKİ: "Sıraya geç kardeşim"
NEOKLASİK TEPKİ: "Şeker kardeşim sıraya geçiver"
REALİST TEPKİ: "Sıra var"
SURREALİST TEPKİ: "Sallandıracaksın bunlardan ikisini Kızılay’da bak bir daha yapabiliyorlar mı?"
ROMANTİK TEPKİ: "Beyefendi galiba sırayı görmediniz"
NATURALİST TEPKİ: "Sırana geç"
MODERN TEPKİ: "Efendim insanımız eğitimsiz. Halbuki Avrupa da"
POST-MODERN: "Sırana geç lan ayı!"
UZLASIMCI: "Acelesi olmasa öne geçmezdi; üzmeyin garibi"
DEVRİMCİ: "Alt yapı sorunları çözülmeden halkımız sıraya geçmez. Devrim olunca herkes hizaya gelecek"
KADERCİ: "iki dakika fazla beklesek kıyamet mi kopar? Kısmetse hepimizin işi görülür"
FELSEFECİ (septik-kuşkucu): "Ön ve arka kavramları görecelidir. O tarafın ön taraf olduğuna kim karar verdi? Öne geçtiğini zanneden, aslında arkaya geçmiş olabilir"
KANT'CI: "Efendim algılanmayan şeyler yok demektir. Bakmayın o tarafa, adam yok olur"
KOTÜMSER VAROLUŞCU: "Herkes bir gun ölecek. Onurlu bir şekilde bekleyin. Bir gün o adamda ölecek"
İYİMSER VAROLUŞCU: "Sıkmayın canınızı, şu anın tadını çıkarmaya çalışın. Bakın ne güzel hayattasınız ve birileri önünüze geçebiliyor"
HUMANİST: "İnsanlık bir bütündür. Birimiz hepimiz hepimiz birimiz için. Dolayısıyla birimiz öne geçince, aslında hepimiz öne geçmiş oluyoruz."
kelebek
17-01-2010, 08:55 AM
SEN YETER Kİ KORU YÜREĞİNİ
Bir ask icin yapabilecegin herseyi yaptigina inaniyorsan ve buna ragmen hala yalnizsan, icin rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasina koymustur ve yaptiklarin onun dudaginda hafif bir gulumseme yaratmaktan baska hicbir ise yaramayacaktir. Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazirdir.Hani agzinla kus tutsan ''bu kusun kanadi neden beyaz degil'' diye bir soruyla bile karsilasabilirsin. Iki ucu keskin bicaktir bu isin. yaptiklarinla degil yapmadiklarinla yargilanirsin her zaman. bu mahkemede hafifletici sebebler yoktur. Iyi halin cezanda indirim saglamaz.Sen ''ama senin icin sunu yaptim''derken, o ''sunu yapmadin'' diye cevap verecektir. Ve ne soylersen karsiliginda mutlaka baska bir iddiayla karsilasacaksindir. Uzulme, sen aski yasanmasi gerektigi gibi yasadin. Ozledin, ictin, agladin, guldun, sarkilar soyledin, dusundun, siirler yazdin. ''peki o ne yapti deme'' herkes kendinden sorumludur askta!Sen askini doya doya yasarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunudur! Bir insan eksik yasiyorsa, ve bu eksikligi bildigi halde tamamlamak icin ugrasmiyorsa sen ne yapabilirsin ki onun icin? Hayati iskalama luksun yok senin! Onun varsa, birak o luksu sonuna kadar yasasin.
her zaman ki gibi yasayacaksin sen.''acilara tutunarak'' yasamayi ogreneli cok oldu.Hem ne olmus yani, yalnizlik o kadar kotu bir sey degil.sen mutlulugu hicbir zaman tek bir kisiye baglamadin ki! Epeydir eline almadigin kitaplar seni bekliyor! Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hic gormedigin sokaklarinda gezip yeni yasamlara tanik olmak da keyif verecek sana. Yine iceceksin rakini baligin yaninda. Ustelik diledigin kadar sarhos olma ozgurlugun de cabasi!
Sen yureginin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun asolan yurektir! Yurek sesi ne bilmeyenler ya da bilip de duymayanlar acittiysa icini unutma; yasadigin surece o yurek var olacak seninle birlikte! Sen yeter ki koru yuregini ve yureginde tasidigin sevda duygusunu! Elbet bitecek gunese hasret gunler..
Ve o zaman kutuplarda yetisen ciliz ve minik bitkiler degil gunesin cicekleri dolduracak yuregini...
Nazım Hikmet RAN
DevilSmile
17-01-2010, 03:32 PM
Ahah.. Çift çift görüyorum sanırım :smile:
kelebek
18-01-2010, 01:57 PM
Ahah.. Çift çift görüyorum sanırım :smile:
allah insanı kör etmesinn:biggrin::biggrin:
ya da biraz daha dikkatli etsin:):)
başlık atmamıssın napalım rengi sönük kalmıss:smile:
Thyia
21-01-2010, 03:45 PM
Gerçeğin yarısını söylemek yalan söylemişlik sayılmaz, ama gerçeğin diğer yarısına ne demeli? Yalan söylemişlik olmaz….
Yalan söylememişlik de olmaz….
Dürüstlük hiç olmaz….
Peki ne olur?
Samimiyetsizlik mi?
Korumacılık mı?
Saklanma mı?
İşine geldiği kadar mı?
Yoksa işine gelmediği yere kadar mı?
O kadar çok sebebi olabilir ki….
Düşünün, en basit bir olayın bile sadece yarısını bildiğimizde ki tepkimizle, tamamını bildiğimizde ki tepkimiz arasında ki o kocaman farkı….
Gerçekleri bilmek bizi her zaman mutlu edecek mi?
Bazen evet, bazen hayır.
Başkalarına, neden her şeyi söylemedin diye kızarken, suçlarken, küserken….
Acaba kendimiz kaç tane gerçeğin tamamını söyledik?
Yarısını söylediğimiz gerçeklerdeki savunmamız ise; karşımızdaki insanı mutlu etmek, sadece duymak istediğini kadarını söylemek, onu üzmemek, korumak, “ben sana anlatmıştım ya haberin vardı senin de” diyebilmek olabilir.
Peki, gerçeğin can alıcı esas yarısı için ne diyebiliriz, onu neden anlatmamışızdır?
İşte burada insanın egosu devreye giriyor sanırım. Belki bencil olmak, saklanmak, belki gerçekten de karşındaki insanı korumak veya gerçekteki insanı karşındaki insandan korumak, üzmemek, belki kıskançlık, belki kendinde de bir şeylerin kalmasını istemek, bazen kötü niyet, bazen dürüst olmamak, bazen de korkmak. Bunları o kadar çok sıralayabiliriz ki….
Sonuç…
Sonuç yok….
Şimdi aklıma bir şarkı takıldı “bilmeli mi, bilmemeli mi/ yoksa hiç öğrenmemeli mi?/….”
Her zaman sizi mutlu edecek gerçeklerle karşılaşmanız umuduyla… ;)
RÜZGAR
22-01-2010, 04:12 PM
ANZAKLI ÖMER'İN HİKAYESİ..
1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
"Amerika'ya gittiğim ilk yıllar (1957) lisanım pek o kadar iyi değildi. Newyork'da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyoğrafi çekmek gibi işlerdi. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum.
Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında tabii kendisi ile ingilizce konuşuyorum.
- Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız? Dedim. Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki. Kolunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti. Kendisine sormadan edemedim.
- Siz Türk müsünüz?
1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
"Amerika'ya gittiğim ilk yıllar (1957) lisanım pek o kadar iyi değildi. Newyork'da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyoğrafi çekmek gibi işlerdi. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum.
Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında tabii kendisi ile ingilizce konuşuyorum.
- Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız? Dedim. Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki. Kolunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti. Kendisine sormadan edemedim.
- Siz Türk müsünüz?
Kaşlarını yukarıya kaldırarak "Hayır" manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyordum:
- Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?
- Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki:
- Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım...
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
- Siz Türk müsünüz?
- Evet Türk'üm....
İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:
- Yıl 1915. Sen hatırlamazsın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de. Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak'tım Avustralya Anzaklarından...
İngilizler bizi toplayıp dediler ki: "Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda, birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir." Biz de inandık sözlerine vaadetlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık.
Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu:
- Bizim beynimizi yıkayan İngilizler, Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevkediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler. Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük, ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler, geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman...
Her taaruzunda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı söyleyeyim.
Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.
Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti:
- Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya...
Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime iyice geldim bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Kendi kendime dedim ki;
- Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürdüler. Ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı.
Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim. "Böyle asil insanlarla niye savaşıyorum ben. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış ne kadar Türk düşmanıymış" diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce...
Nihayet bize serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:
- Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarıma iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine beni iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya 'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle inanıyorum.
Peşinden nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz? Dedi. "Ömer" cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu:
- Peki niçin Ömer ismini, vermişler sana ?
- Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.
- Yahu senin adın müslüman adı mı ?
Ben "Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı, birden doğrulmak istedi. Ben mani olmak istedim ama israr etti. İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
- Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi. Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.
- Olsun dedim.
- Peki doktor beni müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu? dedi. Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için, soramadığı için konuşamıyormuş.
- Tabii dedim müslüman olmak çok kolay. Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlattım. Kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu.
Yaşlılık bir yandan, hastalık bir yandan bir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı İslamiyet'e olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı. Mırıldandı:
- Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah'ımı ansam olur mu?
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı'ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim.
Hasta yatağında tesbih çekiyor, biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalamıştı. Müslüman olmuştu.
Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.
- Beni yalnız bırakma olur mu?
- Ne gibi Ömer amca ?
- Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat! sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.
O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu.
Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. "Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!"
Dedim ki içinden "Bizim Ömer amca galiba yolcu?" hemen yukarı çıktım. Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi:
Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile, koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu.
Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şehadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti...
Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.
"Ne yalan söyleyeyim, ağladım."
hanci
25-01-2010, 11:56 AM
KAR ŞİİRİ
Karın yağdığını görünce
Kar tutan toprağı anlayacaksın
Toprakta bir karış karı görünce
Kar içinde yanan karı anlayacaksın
Allah kar gibi gökten yağınca
Karlar sıcak sıcak saçlarına değince
Başını önüne eğince
Benim bu şiirimi anlayacaksın
Bu adam o adam gelip gider
Senin ellerinde rüyam gelip gider
Her affın içinde bir intikam gelip gider
Bu şiirimi anlayınca beni anlayacaksın
Ben bu şiiri yazdım aşkın çeşidi
Öyle kar yağdı ki elim üşüdü
Ruhum seni düşününce ışıdı
Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın
Sezai KARAKOÇ
YAKAMOZ, (Bioluminicence)
Genellikle yanlış bilinen "Yakamoz" ayışığının suya, denize vuran yansıması değildir. Yakamoz bir canlıdır, latince ismi Noctiluca Milliaris olan bu canlı, bir biçimde ateş böceğinin denizde yaşayan versiyonudur. Luminisens maddesini vücudunda barındıran bu canlıya dokunulduğunda bir ışık saçar. Bu canlı bir planktondur, yani milimetrik boyutlarda bir canlıdır. Bunlardan milyonlarcası bir araya geldiğinde geceleri bir kayık geçerken, veya bir balık sürüsü geçtiğinde bu canlılara çarparak ışık çıkartmalarına neden olurlar.
O yüzden balıkçı sandallarında yüksek bir direk ve bu direğin ucunda oturulacak bir yer vardır. Gırgır motorlarının köprülerinin çok katlı ve en üst kattan bile kumanda edilebiliyor olmalarının bir sebebi de budur. Balıkçılardan biri buraya oturarak ay olmayan geceleri balıkların yakamoz yaparak geçtikleri yolları görüp dümenciyi oraya yönlendirirler veya doğrudan kendileri tekneye (gemiye) kumanda eder. O yüzden Lüfer avlarken Lüks ışığı kullanılır, ışık balık gelsin diye değil misinanın değdiği, yakamozların çıkardığı ışıktan Lüfer korkmasın diye Lüks ışığı ile yakamoz ışığını öldürmek için kullanılır.
Kelimeleri harcarken yanlışlara düşmeyelim. Esasında Yakamoz (eğer göreniniz varsa bilir) olağan üstü bir şeydir, Yakamoz olduğunda denizde uzun floresan lambalar yanıyormuş gibi olur. Ama bunun için ay ışığı olmaması gerekir. Ay ışığında (daha baskın olduğu için) göremezsiniz. O kadar muhteşemdir ki, o anda tüm romantizm biter sanki uzaylılar gelmiş gibi denize yönelirsiniz. Birde Yakamozlu ve Ay ışıksız gecelerde denize girince pırıl pırıl uzaylı gibi olursunuz. Özellikle gece dalışlarında (scuba) dalış sonrası su yüzeyine çıkınca yakamozlar binlerce yıldız halinde parmaklarınızın arasından büyüleyici biçimde geçerler.
Thyia
25-01-2010, 11:29 PM
Almanya'da 70 bin sağlık Kurumu... ................ 8 bin kilise,
Fransa'da 60 bin sağlık kurumu... .................. 9 bin kilise
Turkiye'de ise 7 bin sağlık kurumu..................... 77 bin cami
olduğunu biliyor muydunuz?
Thyia
25-01-2010, 11:29 PM
Memleketin birinde eşekler köydeki semerciden çok şikayetçilermiş.
Semerci hiç iyi semer yapamıyormuş.
Eşeklerin sırtları kanlı yaralarla doluymuş.
Eşekler toplanıp yeni bir semercinin gelmesi icin dua etmişler.
Hikaye bu ya duaları da kabul olmuş ve köye yeni bir semerci gelmiş.
Ne var ki bu semerci de eşekleri rahatlatacak semerler yapamıyormuş,
yaralar azalacakken artmaya başlamış.
Eşekler yine toplanıp, köye yeni bir semerci gelmesi icin dua etmişler.
Ve gerçekten mevcut semerci köyden ayrılmış, yerine başka bir semerci
gelmiş. Eşekler her semerci değişikliğinde olduğu gibi yine çok
sevinmişler.
Ama çok zaman geçmeden yeni semercinin de pek farklı olmadığını
semerlerin gittikçe daha da kalitesizleştiğini,
yaralarının ise kötüleştiğini görmüşler.
Semerci gitmiş, semerci gelmiş.
Her seferinde eşekler yeni semerci gelmesi icin dua etmişler.
Bu hikaye kaç semerci değişene kadar böyle devam etmiş bilinmez ama nihayet birgün eşekler toplanıp,
eski semerciden kurtulmak icin değil de
EŞEKLİLTEN kurtulmak için dua etmeye başlamışlar......
hanci
27-01-2010, 01:17 PM
Bir çizgin yüreğimde uçurumlar açarken
Beni nasıl bir başkasına bırakırsın
Nasıl bir susuş nasıl bir yaşam
Gidiyorum içimde bütün sağırların çığlığı
Bir kadın bir el bir damla gözyaşı
İçimde kaç ben daha ölmeli
Geriye kalan ben kimin nesi
Dermansız bir sürgün gibi bulunuşum
Yaralarımı sağaltan oldukça
Israrla kanayışım niye
Kabuksuz bütün yaralarım
Seninle istediklerime bir başkasının cazibesinde sürüklenişim
seninle olsa her biri sonsuzluk hükmünde olacak anlar
kırık camlar gibi ruhumu nasıl kanatıyor
aşkı atıp gittiğin yerde kimler ne yağmalıyor
saçlarım uzun gözlerim hüzün
kar altında bir kadın bir köpek ve ben
kar altında bir uzun bir kısa
bakınca güzel görünce eksik
dünyalık yerin tutulur da ya bir sonsuzluk …
az söz çok sigara
aklımda bitmeyen bir dalgalanma
devşirilip taşılan söz olur
susulanlar kendi icime bakan göz olur…
göz denince benim sende baktığım hesapsız
bakıldıklarımda bilinmez bir eksik anlamsız...
MisCha
27-01-2010, 01:51 PM
Hastalık, sevgisizlik, öksüzlük...
Neler geçirdim ben!
Çıkabilseydi bir, "güzel" diyecek
Güzelleşirdim ben!
Arif Nihat Asya
kelebek
28-01-2010, 12:41 PM
Aşktır ki, gerisi vesairedir...
--------------------------------------------------------------------------
Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helâkim zehr–i dermanındadır
Fuzuli
Sevgili!..
Aşkın şiirini yazmak isterdim sana; sana aşkı şiir ile yazmak isterdim... Aşkı seninle tanımlamak ister, aşkı sende tanımak isterdim. Ay ikiye bölündüğünde yanında olmak, Uhud’da dişini avcuma almak isterdim.
Sevgili!..
Şimdi senden uzakta, aşk şudur diyebilsem eğer, son defa kendimi kandırmış olacağım. Bildim dediğim bir aldanıştır çünki o, duydum dediğim bir yanlıştır. Şimdi ayın, şın ve kaf’ları çıkardılar elif belerden de sensizliğin mektebinde bir sabra mıhladılar bizi elif’lerle he’lerden. Sensizlikte hasretin hüzzamlarını öğrendik kucak kucak, ve aşkın nihavent saltanatını arar olduk köşe bucak. Bildiğimizi sandıkça yandık da yolunda, yolunda yandığımızı sandıkça bildik sonunda. Aşkın gerçeği değildi bildiğimiz, ama aşkın ateşiydi yandığımız. Artık şüphedeyiz, canları yâre ulaştıran bir sel miydi aşk, şekeri güzele sunup ağuyu kalbe bulaştıran bir el miydi!.. Sana varacak yolların çilesi miydi; tutkular ötesi tutkunun zirvesi, hasretle yanışların sesi miydi!..
Galiba varlığın çekim alanına giren en ulvi acıydı aşk; ve maddeyi mânâya veren en cömert sancıydı. Ruhların çeşitli varlıklar arasında bölüştürülen süsüydü belki; belki ötelere yazgılı yitirişlerin türküsüydü. Kalp kalbe konan kelebek kanatlarında renk; kudümlerde düşünüp neylerde ağlayan âhenkti aşk. Şarkın bütün şiir macerasıydı, belki Yesribli sevgililer için tutulan bir Anadolu yasıydı. Yağmur yağmur belaya başını tutmaklar ve ateş ateş denizlere kendini atmaklardı. Mansûr’u dâra takan da, Halil’i oda yakan da oydu, ve oydu Eyyub’u derde bırakan da. Tuz kadar mübarek, ekmekçe aziz idi; toprakleyin bereket, su gibi temiz idi.
Aşk iğnesiyle dikilince bir dikiş, kıyamete kadar sökülmez imiş. Aşk ile insan elbet güneşe benzer; ve aşksız gönül misâl–i taşa benzer. Hayatı aşka bölünce hayat çoğalır; bütün hayatları toplasan geriye aşk kalır. Gelip kemiğe dayanınca dünya, hayata atılan kemend olur; göz kapaklarından vurulunca kasırgalar, annelerce deprem, babalarca bend olur. Aşksız bahar dallarını kuru bir ayaz boğar, aşksız rahmini yargılayan bebekler nâgehan doğar. Mahrem düşüncelerle perdelenen odalarda ya ezel ya ebet olur; aşk kayıp giderse dünyadan ebet kıyamet olur; sevgisizlik gelir, dünya cehennem olur.
Aşk gelince burukluğun şiirinde hüzün dokur heceler; ve azarlanmış kalpleri ısırır tam yarısında geceler. Saban onunla sürerse toprağı koşarak, ancak o vakit yeşerir taze bir başak. Atların nallarından yıldırımlar masallara dökülür, ve yollanamayan mektuplarda nice kalpler sökülür. Kayan yıldızlar gibi büzülür elem dehlizlerine diller, ve melal süzülür gibi melek kanatlarında döker yapraklarını güller. Kaderin dehşetini yakan şamdanlar özge pervanelere tesellikâr düşer, şefkatli bir ekmek kırıntısıdır kurutulmuş buselere yâr düşer.
Sevgili!..
Kapına geldik; aşkı öğret bize; ve aşkını ver yüreklerimize.
Bir nihânîce gamzene gamzede âşıkların adına... Hani uykuya dalınca kenti, ve yalnız başına kalınca kendi... Hani yalnız gecelerde konuşmadan kalınca dilleri, ve hâl üzre gönüller anlar olunca bütün dilleri... Vicdan sesinden bîzâr kürek mahkumlarınca, hani âşıkların hasreti özlemle karınca... Hani gurbetin ucunda gönlüme gömen de seni, hani seni gurbet gurbet gönlüme gömende... Güneş ve ay nurunu aşkından alırken; güneşin ışığı aya vurur gibi âşıkı aydınlatırken... Gel ey Sevgili bir huzmecik bahş eyle âsî ve aciz üftadene, ve umut ver peykin olmaya teşne kem zerrene. Aşkları unutan bendene aşkını unutturma!...
Her şey sen olsun şu dünyada ve olmasın sen olmayan dünya da.
RÜZGAR
28-01-2010, 06:28 PM
Romeo & Juliet
Seni sevmediğimi nasıl söylersin zalim?
Benliğimden vazgeçtim katılmak için sana
Kendimi unuturken seni düşünmez miyim?
Sen zorbasın, varlığım sana feda baksana!
Ben dost belledim mi ki senden nefret edeni?
Hiç bağrıma bastım mı senin hor gördüğünü?
Asla!Her surat yapıp horladığında beni
Hemen kendimden, yasla, almadı...m mı öcünü?
Bende saygı duyduğun bir erdem var mı, söyle
Sana hizmetten nefret edecek kadar mağrur?
Sendeki kusurlara taparım var gücümle
Gözünün her bakışı benim için buyruktur.
Var , nefret et aşkım, ben seni apaçık gördüm
Sen ancak görenleri seversin, bense körüm.
William Shakespeare
MisCha
29-01-2010, 01:39 PM
Sevgili gunluk,
ben emoyum. neyse aglicam simdi sonra yazarim.
Sevgili gunluk,
nasil anlatsam ki, ama soylemek zorundayim. bilmelisin bunu. agladim. hem de cok agladim. pembe kukuletali ayicigim kayboldu. o artik yok. uhuhuu.. yine aglicam ben.
Sevgili gunluk,
sacimin biraziyla tek gozumu kapadim. ayrica senden nefret ediyorum, bu yuzden kolumu jiletledim.
Sevgili gunluk,
benim niye sevgilim yok? pembe siyah damali pantolonum da var yaaa..
Sevgili gunluk,
bugun elinde balta olan bi adam bana em0cuk diye bagirdi, cok korktum, agliyorum simdi. hatta arkadasim geldi, o da agladi durumuma. simdi yine beraber aglicaz. oje surcem sonra.
Gunluk sevgilim,
cok iyi anlasiyoruz seninle. sevgilim olsana. aglarim yoksa. bak agliyorum uhuhuhh.. rimelim akiyo.
Sevgilim,
sacimla diger gozumude kapattim, burnumu duvara carptim cok aciyo agladim, dilimi jiletledim bu yuzden, simdi konusamiyorum.
Gunluk,
ayrildim bu gun senden. cok agladim, saclarimla gozlerimi kapattim ama ayrildim senden iste. en tatli sabahlar emokrem'le baslar, bunu unutma. bir gun geri donucem. kirmizi oje surdum bi de.
Ya gunluk,
ben berkecan dan hoslaniyorum. ikimiz cok mutlu bi cift olucaz. askim bekle beni. seni sefiyomkee <<3
Bohuhuhuu gunluk,
sevdigim adam gay cikti bohuhuuhuu.. saclarimin fonu de gitti bu arada..
MisCha
29-01-2010, 08:25 PM
Uluslararası bir konferansta filler tartışılıyormuş. Her ülkeden konuşmacılar filler ile ilgili farklı konuları dile getirmişler.
Fransızlar: Fillerde cinsel yaşam.
Çinliler: Fil pişirmenin bin yolu.
Etiyopyalılar: Bir fille bir kişi nasıl doyar?
İngilizler: Safaride fil avlama teknikleri.
Almanlar: Filler ve fillerin Alman dil ve kültürüne etkileri.
İranlılar: Filler çarşafa nasıl sokulur?
Amerikalılar: Daha büyük ve daha görkemli fil nasıl yetiştirilir?
Japonlar: Daha küçük ve daha ucuz fil nasıl yetiştirilir?
İsrailliler: Filler en pahalı en karlı nasıl satılır?
Brezilyalılar: Fillerle karnavalda samba yapma metodları.
İle ilgili konuşmalar yapmışlar.
Türk konuşmacıya söz verilmiş, konuşmanın konusu;
Ne olacak bu fillerin hali?
Thyia
30-01-2010, 10:54 AM
Lamba:
Dün gece evime giderken yolun tenhalığından olsa gerek kırmızı ışıkta geçtim. Ardından yurdum polisine alkışı hak ettiricek anons: "Bacım o geçtiğin gece lambası değildi; çek sağa". :smile:
————————————————–
Hacim nedir?
Öğretmen bir arkadaşımdan naklen: 5. Sınıfların Fen Bilgisi sınavının 2. sorusu: "Hacim nedir? Bir örnek vererek açıklayınız". Öğrencimizden gelen cevap: "Hacdan gelenlere hacim denir. Örnek: Nasılsın hacim?".:smile::smile:
Adamğluyum ben,
Milyon yıldır evrende gelişim derdindeyim
ve uzayın derinliklerindeyim...
Amacım düşünen hayvanlıklardan kurtulmak insan olmak.
Her varoluşumda pişman edildim doğduğuma,
sevda dedim,önüme ayrılığı koydular...
Barış dedim gözlere sığmayan öfkeler gördüm...
SEvgi dedim çarmıha gerdiler beni...
adalet der demez öldürümdüm.!
''Tanrı gözeten bağışlayandır''dediler ,inandım..
sonra aynı kimselerin işkence aletleriyle tanrı adına yargılandım..
Adamoğluyum ben,
Kendimi arıyorum uzayda bunca zaman ..
Dışımdakinden cok daha büyük içimde ki boşluk ve şimdi can taşımaya doygunum..
İnsan olmanın peşindeyim milyarlarca milyar yıl,ama artık yorgunum..
alıntı.
kelebek
07-02-2010, 10:14 AM
En İyi Bildiğini Yapmalı İnsan
Gün batımı...
Nisanda açan tüm çiçeklerin,mayıs kraliçesi "gül"e duyduğu özlem ve öfkeye benzer bir hal var üzerimde.Ömrümün en cansız tükenişini takınıyorum kaç zamandır ruhuma.Dört nala koşar gibi kaçıyorum içimden...
Ne Romeo-Juliet gibi ithal;ne Leyla-Mecnun gibi ihraç hisler var heybemde.
Hikayemi bildik hikayelerle tanımlayamıyorum!
Mutlu olmak için hüzünlenen;hüzünlendiği için ağlayan;ağladığı içindaha çok ağlayan;esenliğini ve heyecanını kaybetme huzursuzluğunda bir çocuk gibi yüreğim.
Halbuki çocukça olmak için fazla büyük düşlerim,hayallerim.
Çareler içinde çaresiz kaygılara bürünmenin, "belkide" diye başlayan cümlelerle açıklanmasını beklemek yoruyor beni.
Bu gel-gitlere hiçte aşina değil ruhum.
Kelimelere ihtiyacım var şuan,kağıt kaleme ve biraz mürekkebe... Anlatmaya değil,yazmaya sadece...
Korkum yalnızlık değil ki benim...
Yerine daha iyi birşey koyabilme korkusu da değil;anlayamama/anlatamama hiç...
Korkum güneşin o'nsuz doğacak ve o'nsuz batacak olmasından.
Hayattan bana kattıkları ve katmaya söz verdikleri için tutarlılık beklemenin bir hata olduğunu öğreniyorum bu günlerde.
Birde bilmediğim yollara çıkmanın cesaretten değil,esaretten olduğunu.
Sığınaklarını değiştiriyorum yüreğimin ve ilkelerini...
En iyi bildiğini yapmalı insan;
dua etmeli..
Ve diğer en iyi bildiğini;yürümeli...Omzunda defteri,sırtında kırmızı kapşonlu montu,aklında ve yüreğinde vakitli/vakitsiz kuşandığı sevdikleri...
Yazmalı,kendine bile itiraf edemediklerini!
Silebileceği/yakabileceği/ama asla unutamayacağı su'dan/gökten/rüzgardan kağıtlara,mürekkepsiz kalemlerle...
İnsan çuvallamalı bazen.
Paramparça halleri not düşmeli alnının ortasındaki o kırışıklığa.
Kaybetmeli,düşmeli ama kalkmayı bilmeli...
Unutmamalı hiç...
"Şüphesiz her zorlukla beraber bir kolaylık vardır..."(İnşirah/5)
...alıntıdır
MisCha
07-02-2010, 06:15 PM
Söylesem tesiri yok...
Sussam gönül razı değil....... /Fuzuli
Sustum...Öylesine...Bir nefeste...Aheste...Varsın güller açılmasın bundan sonra...Varsın olsun! Eksik olsun...Çoklar aza anlar hiçliğe canlar ecele devrile dursun...Koygar şahinler uçurman bundan gayrı turna kanadıyla yaralanmış göklerimde...Kıyılmış ne varsa beyhudedir bundan böyle...Sustum...Dertli kalem...Artık sen söyle!
Sustum...Bu vakte kadar söz kalesinin burçlarında niçin mahpustum? Viran olmanın noksan kıldığı bir tutam acıyla mürekkep renginde içimi kustum...Siyahın üstüne renk tanımakla yapılan hatayı saçımda an be an artan aklardan öğrendim...Ve öğrendim susmayı akıtmaya kıyamadığım sağanaklardan...Uyan ey zaman! Bedel iste bitirdiğim yarınlardan...
Sustum...Kelamın kolidorlarında infilak eden sedamı yunmuş yıkanmış kızıllıklara yar eyledim...Sustum ve nihayet kar eyledim...İncecikten bir sızıyla inlerken neyler son sözümü sona ermeden evvel suskunluk alfabesiyle söyledim...Evet!
Belkide bir zamanlar meyustum...Ama korkmayın artık...Sustum...Sustum...
Sustum...Cana canana zamana mekana zekana korkuna yürek burkana gökten sarkana yerle bir olan arkana...
Tuş oluşunu gördüm sustum...Yaratık mesabesine indirgenmişlerin haliyle sustum! Tersine açan bir çiçek gibi topladım yapraklarımı gün ışığından goncamın içine pustum...Sustum...Sustum...
Sustum...Olmayan saygının kaygısını çekerek...Bağrımdaki çorak toprağa Mecnun'un efkarını ekerek...Bir ceylanın toynaklarıyla ezildim geçip gitti sekerek...Ormanlar uğuldadı gözümdeki son billuru da dökerek...Hıçkırmak istedim olmadı sendeledim olduğum yere çökerek...Harman vakti bir başak kesildim biçmekten imtina etmeyen kader adlı orağın önünde boyun bükerek....Sustum...
Sustum...Konuş deseler de...Söz gümüşünü biriktiririm artık yamalı keselerde...Özüm her ne kadar kavrulsa da Leyla menşeli vesveselerde...Veya...Kısıtlamış hülyalarım açı ortayını yitirse de lüzumsuz hendeselerde...Söz dedim ya...
Hani ağlamaklı baktığında kelam kesilen mevzu...İşte o artık bundan böyle sözü geçmez köşelerde...Sustum...
Hakikatte susmak dil çeliğini örseler de...Neyse...Sustum...
Sustum...Gemiler kalkıyordu limandan...Fora yelkenlerin kirlettiği simandan bir hüzün aksetti sonra...Küçük bir çocuk çehresiyle kanadı ufkun derinliklerini...İçimdeki ateşler terk ederken o ıtri serinlikleri...Yaseminler de bivefa kokmayınca bu bahar! Hanımeli saltanatını devirince Akdeniz'in rutubet kokan nefesi...Ansızın yıkılınca zincirlere hükmeden aslanların kafesi...Sustum...
Sustum...
Sebebsiz yere...
Ruhum yara bere...
Eyvahları yollamadan mutebere...
Biliyor musun ah aziz dostum...
Ben sustum!!!...
Sustum ve duruldum...
Yorgunum artık...
Ne vaktinde söylerim sözleri artık
Ne kaynatırım patlaması için içimdeki volkanı ...
Susarımsuskunluğum benimle kalsın ...
Susayımda dilim de gönlüm de dinlensin artık...
enemy
09-02-2010, 05:34 AM
Fıkra Eddi Anter'den
Kırmızı ışıkta durduğum anda yanımdan iki motosikletli ışık hızında ve tek tekerlek üzerinde geçti.. Ben ağzım açık olayı izlerken yanıma yanaşan 112 ambulansından doktor camı açtı ve bana:
''Gördün mü bizim müşterileri... Hey maşallah!'' dedi.
enemy
09-02-2010, 08:54 AM
ANGUT nedir? Herkesin (haksız bir şekilde) kullandığı bir ifadedir "Angut". Birisi bir salaklık yapınca, bir laftan anlamayınca, böyle boş boş bakınca hemen "Angut'musun" der günümüzün insanı.. . Angut'un aslında bir kuş olduğunu bilmeyen bir ton "Angut!" var ülkemizde.. Angut kuşu'nun eşi öldüğü zaman (yanına o anda başka bir yırtıcı hayvan veya bir insan gelse dahi) gözlerini bir dakika bile eşinin ölüsünün üstünden ayırmadan o da ölene kadar onun baş ucunda bekler... İşte bu canlının yaptığı en büyük"Angut"luk budur.. Ayrıca bu olay bütün Angut
kuşları için geçerlidir, arada bir görülen birşey değildir.. Çok ürkek bir hayvan olmalarına rağmen eşinin ölüsünün başında bekleyen Angut kuşuna elini uzatsanız dahi oradan kaçmaz.. Hani derler ya "Angut gibi bakmasana lan".. keşke herkes Angut gibi bakabilse değer verdiklerine.. Bundan sonra bazılarına "Angut" demeden önce bir kere daha düşünün..
Bir "Angut" bile olamayan o kadar çok insan var ki artık günümüzde...
gloomy
16-02-2010, 11:31 PM
Küçücük kağıtlara yazdığım notlar var
Büyük yüreğime sığmayan
Küçücük kağıtlar,büyük boğuşmalar
Küçük sevinçlerim var bazen küçücük kağıtlar da
Hayat,kağıtlar,karmaşam
İki minik göz var gözlerim de
iki minik el ellerim de
Büyüdükçe büyüyen küçücük bir yürek var
Kağıt,kanıt...
Amerikan Discover dergisi ölüm ile ilginç bilgiler yayınladı. İşte ölüm hakkında merak edilenler:
İlk ölüleri toprağa gömme işlemi, İspanya'nın Atapuerca bölgesinde 350 bin yıl öncesine kadar dayanıyor.
Bütün ölümlerin temelinde oksijen eksikliği yatar.
Ölümün ilk üç gününde enzimler yemeğe başladığınız gibi sindirilmeye devam ediyor. Parçalanan hücreler bağırsaklarda yaşayan bakterilerin yemeği oluyor.
ABD'de gömülen cesetler, toprağa her yıl ortalama 3 milyon litre sıvı bırakıyor.
Bİr İsveç şirketi, cesetleri çeşitli kimyasal maddelerle donduruyor. Ceset, bir tüpün içinde 6 ila 12 ay arasında ayrışıyor ve tamamen yok oluyor. Böylece çevreye zarar verilmediğini iddia eden şirket, buna 'ekolojik defin' diyor.
Hİndİstan'dakİ Zerdüştler, cesetleri akbabaların yemesi için açık alana atıyor.
İNGİLİZ Kraliçesi Victoria'nın kocası Prens Albert, bornozu ve elinin alçısıyla gömülmek için ısrar etmişti.
Madagaskar'da aileler akrabalarının kemiklerini çıkarıp törenle köyün etrafında dolaştırıyor. Daha sonra da kemikler yeni bir kefene koyulup yeniden gömülüyor. Eski kefen, yeni evlenene veriliyor veya çocuğu olmayanların yataklarına seriliyor.
19'uncu yüzyılda Mısır'da demiryolu inşaatı yapan şirket, mumyaları lokomotiflere yakıt olarak kullandı. Böyle büyük tasaruf yaptılar.
İngİlİz filozof Francis Bacon, tavuğu dondurmak istedi. Tavuğun içini karla dolduran Bacon, soğuktan hastalığa yakalandı. 1926 yılında da zatürreeden hayatını kaybetti.
Embrİyonİk gelişim döneminde organların oluşumunda bazı hücreler ihtihar ediyor. Eğer bazı hücreler ölmeseydi, ördekler gibi taraklı ayaklarla doğardık.
1907 yılında Massachussettsli bir doktor, özel bir ölüm döşeği tasarladı. Sonra da insan vücudunun ölüm anında 21 gram kaybettiğini rapor etti. Bu nedenle ruhun 21 gram tuttuğu varsayılıyor.
ABD'de insanların yüzde 80'i hastanede ölüyor.
ABD'NİN New York kentinde cinayet kurbanından çok intihar eden insan var.
İnsanlığın başlangıçından beri 100 milyar insanın öldüğü sanılıyor. :eek:
MisCha
20-02-2010, 01:39 PM
Hava taşımacılığının ilk yıllarında insanlar uçağa binmekten korktuğu için bir türlü istenen yolcu sayısına ulaşılamıyormuş. Bir şirketin promosyon sorumlusu uçaklarında seyahat eden iş adamlarına birer mektup göndererek, eğer o hafta rezervasyon yaptırırlarsa bundan sonraki ilk beş seyahatlerinde eşlerinden para alınmayacağını bildirmiş. Bunun üzerine epeyce başvuru olmuş doğal olarak. Şirket kampanya sona erdikten sonra bu kez işadamlarının eşlerine birer mektup göndererek, seyahatlerinden memnun olup olmadıklarını sormuş. Ancak mektup gönderilen kadınların yüzde doksanından şu yanıt gelmiş: -"Ne seyahati?"
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Bir sokakta iki arkadaş dolaşıyorlarmış. Bunlardan biri istediği insana, istediği şeyi sadece düşünerek yaptırabileceğini iddia etmiş. Diğeri de tabii ki inanmamış. Adam da bu söylediğini ispatlamak için karşıdan gelen iki bayanın saç baş birbirine girerek kavga edeceğini söylemiş. Arkadaşı "hadi yap da görelim o zaman" demiş. Adam biraz düşünüp yoğunlaştıktan sonra iki bayan çok fena kavga etmişler. Arkadaşı bu olaydan çok etkilenmiş. "Ben buna inanmam" diyerek başka bir şey yapmasını istemiş. O da arkadan gelen adamın cebine para koyup gideceğini iddia etmiş. Hemen uygulamaya geçerek yine çok yoğun bir şekilde konsantre olduktan sonra adam bunun cebine parayı koymuş. Arkadaşı tamamen şok olmuş ama hala inanmamakta ısrarlı. Yanındaki arkadaşına dönerek; "Şu ana kadar hep sen söyledin başkaları da yaptı. Bu sefer de benim dediğimi yaptır da görelim" demiş. Adam kabul etmiş. Arkadaşı karşıdaki binanın yedinci katında oturan kişinin televizyonunu camdan aşağıya atmasını istemiş. Arkadaşı işine yoğun bir şekilde konsantre olmuş. Aradan 5 dakika geçmiş, 10 dakika geçmiş ama hala bir gelişme yok. En sonunda yedinci kattan bir adam çıkmış ve: - "Zorlama be kardeşim, televizyon falan yok bizde" !
~~~~~~~~~~~~~~~~
* *Sürücü dikiz aynasında kendisini izleyen polisi görünce
kaçabileceğini düşünüp basmış gaza.
Ancak polisi atlatamayacağını anlayınca, pes edip çekmiş kenara.
Polis arabasından inmiş. Bezgin, kızgın ve de küskün bir sesle:
- "Bana bak, çok yorgunum, üstelik keyfim de kaçık. Mantıklı bir özür söyle
yoksa yaktım çıranı!"
Kısa bir ara ve Sürücü:
- "Karım geçen ay bir polisle kaçtı. Aynada sizin aracınızı görünce, kaçtığı
polis, onu bana geri getiriyor sandım..."
kelebek
02-03-2010, 08:05 PM
Her Aşk Katilidir Bir Öncekinin
Rüzgarlı bir tepenin yamacındayım şimdi
Kent suskun
Ve istasyonlar ayrılık için var bu şehirde
İmlası bozuk, üşümüş ve kirli bir çocuk olurum seni düşünürken
Ömrüme iliştirdiğim martı leşleri yamalı bir geçmişi oynar
İmtihanlar ve intiharlar üzerine kurulu hayatlardan
Gecenin en serseri yanını alırım günceme
Durup durup şiirler yazmak yoluna
Yeni bir yaşam biçimim oldu son günlerde
Kendimi sende kalabalık buluşum belki de bundan
Her gece yorganımın altında sakladığım kırlangıç sürüleriyle geliyorum sana sen uykudayken
Babam her gece ölüyor şimdilerde
Annem nihavent bir çığlık oluyor
Bana en çok sensizlik koyuyor
Sonra babilin asma bahçelerine asıyorum kendimi
Uyanmak için
Eski bir aşkını anlatıyorken bana
Konuştuklarından yapılma bir sessizlik oluyor ağzım
Kaç kez kanıyorum bir bilsen
(ya da hiç bilmesen)
Sesinin ardında yüzün sessiz bir tabanca gibi duruyor
Kendimi kötü kurulmuş bir cümle sanıyorum
Gece yüklü bir kamyon uykularımı solluyor
Yastığının altında yalnızlığın var biliyorum
Oysa ben senden bir bardak su istedim
Akdeniz değil
Son yalnızı benimdir bu kentin
İstanbul arkamdan gelir
Ey hüznü yüzünde gülücük diye taşıyan kız
Hep kendine mi saklarsın çocukluğunu ?
Ağzıma bir bulut bulaşsa da yokluğundan yapılmış
Kayadan seken kurşun
En serseri yanımız olur kimi zaman
Ve ben hep kendimi terk ederim senden
Her katilin aşkı
Her aşkın katili
Bir öncekinin faili
Hep ben olurum
Hep ben ölürüm
İçime uzanan koridorların ortasından
Hep gülerdin beni görünce
Bense sana hep geç kalırdım
Sona kalırdım
Sonra kanardım
Yağmurlarla inseydin içime
İçim senden yanaydı
Yüzümdeki işgaller senden karaydı
Seni sevmek en gizli ağlama biçimimdi
Sana yazacaklarım sil sil bitmezdi
Ve ben sende hiçbir şeydim
Sen bende her şeyken
Canım
Yastığının altında biriktirdiğin yalnızlıkların
Kendine varlaşıp bana yoklaşan biri yapar seni
Ve ne kadar kaçsan o kadar yakınsındır aslında kendine
Geciken sevdalar yıkık kentlere benzer bilirsin
Ve sevgisizlik alır bir gün seni benden
İşte bu yüzden
Sen hep sevil
Hep sevil
Sevil
292
Nuvola
16-03-2010, 09:48 AM
**Bölük komutanının yanına koşarak gelip çakı gibi bir selam verdikten sonra heyecanla "Beni arzu etmişsiniz komutanım" diyen ve yüzbaşının "Seni ne arzu edecem lan!" kükremesiyle yollara düşen Mehmetçik için kocaman bir alkış lütfen...
**İlk genelev deneyiminde heyecandan ne yapacağını şaşırıp, kadına; ''Bakire misiniz?'' diye soran ben mi, yoksa; ''Evet bakireyim, kendimi sana sakladım.'' diye cevap veren hayat kadını mı alkışı haketti karar veremedim....
**Sevgili anneanneciğim, havaalanındaki kadın polis memurunun amacı sana sarılmak değil üzerini aramaktı. Hadi sarılıp sırtını sıvazladın, bir de üstüne öpmenin ne gereği vardı?
**Fazla kilolarından şikayet edip, akupunktura gitmeye karar veren tombik anneme babamın yorumu: "Sana bu saatten sonra inşaat çivisi çaksak fayda etmez hanım..." O günden beri küsler, barışmalarını bekliyoruz.
**Geçen akşam bozuk olan laptopla uğraşırken, babamın; "Hadi artık bitmedi mi?" lafını her 5 dakikada bir tekrarlaması, annemin; "Sana ne be adam, fişi senin bir yerine mi takılı?" sorusu ile son bulmuştur.
**Annem babamın içki içmesine tepki gösterir her zaman. Babam arkadaşlarıyla içerken bir gün arkadaşı "Maydonoz al, yenge anlamaz." demiş. Ve gecenin bir yarısı bizi gülme krizine sokan son. Ayakta zar zor duran bir baba ve elinde bir demet maydonoz...
**Ağrıyan dizim için devlet hastanesine gidip gelirken, sıraydı, randevuydu, röntgendi, MR'dı, kan tahliliydi koştururken günler geçti ve ben sonuçları doktora gösteremeden dizimin ağrısının geçtiğini farkettim. Tıp ilerledi dedikleri bu olsa gerek!
**Hayatımda ilk kez, bugün kaşlarımı düzelttirmek için berberime, "Ali Abi, bu kaşları düzeltebilir misin?" dedim. "Ne demek, bütün gaylerinkini ben düzeltiyorum zaten." dedi. Peki ben kaşları düzelttirdim mi? Düzelttirdim. Bahşiş de bıraktım mı? Bıraktım. Bir daha Ali Abi'ye gider miyim? gaylik değil mi, gitmem artık!
**Babamın karşı komşusu hakkında yorumu: "Bu adam da çok kılıbık. Ben ne zaman balkonu yıkasam, o da çamaşır asıyor." Canım babam, eski kazak erkeklerden kim kaldı senden başka!
**Haftanın 5 günü dışarıdan yemek isteyen, geri kalan iki günde de makarna ve tavuk dışında bir şey yapmayı beceremeyen karım, dün akşam Yemekteyiz programına başvuracağını söyledi. Hala gülüyorum...
**Bir tanıdığım ızın 10 yaşındaki oğlunun Google'da arattığı cümle: "Çıplak kadın resimleri". Çıkan sonuçlar beklentisini karşılamamış, kendisini memnun etmemiş olacak ki azmetmiş, aramaya devam etmiş: "Çırılçıplak kadın resimleri!"
kelebek
20-03-2010, 10:35 AM
...Düşünen bir adamı düşünüyorum.
Düşündüğümü bildiğim için, düşlediğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum.
Böylece, o da benim kadar gerçek oluyor.
Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor.
Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın, beni düşlediğini düşlüyorum.
Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor.
O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.
'alıntıdır'
Nuvola
02-04-2010, 01:57 PM
Osmanlı’nın büyük cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın ve büyük aşk’ı Hürrem Sultan’ın bir kız çocuğu gelir Dünya’ ya .
Efsane bir ask’ın meyvesidir bu çocuk ve bu yüzden belki efsane aşkların en temeline , en masalsı olanına ithafen ismi Mihrimah konulur Mihr-ü Mah
Farsça da Güneş ve Ay demektir.
Zaman hızla geçmiş Mihrimah Sultan büyümüş 17 yaşına gelmiştir ki o zamanlar için evlendirilmesi uygun olan bir yaştadır. İki talibi olur ,biri Diyarbakır
valisi Rüstem Paşa dır,diğeri ise saray’ın baş mimarı Mimar Sinan… .
Padişah biricik kızını Rüstem paşa ile evlendirir , Sinan evlidir ve 50 yaşındadır ama bilinen odur ki Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır.....
Mimar Sinan o derece derin bir tutku ile aşık olduğu Mihrimah Sultan’a kavuşamamıştır fakat o’na olan aşkını olanca güzelliğiyle ,sanatına yansıtmıştır.
İstanbul’un en güzel yerlerinden birine ,Üsküdar’a Mihrimah Sultan adına bir cami yapması istenir kendisinden. 1540 yılında inşa etmeye başladığı
cami’yi 1548 yılında tamamlar.Cami inşa edilirken bir yandan kendi aşkını anlatır hiç şüphesiz ve eserine sanki “eteklerini giymiş bir kadın” siluetini verir,
ayrıca cami için mimari olarak esinlendiği ,örnek aldığı yer ise bir başka aşka ,kutsal bir aşka adanmış bir şaheserdir ; Ayasofya………..
Bahsi geçen bu cami 2 Minareli olup ,padişah fermanı ile yaptırılan bir eserdir, ama Sinan’ın söyleyecekleri bununla bitmemiş olacak ki bu eserden 14
yıl sonra o güne kadar ilk defa ,padişah fermanı olmaksızın , Edirnekapı da surların yakınına pek kimsenin ilgilenmediği ,ıssız ,yalnız ama İstanbul’ un en
yüksek tepesi olan bir yere ,sanki aşkının gizli,ıssız ve yalnızlığını ama bir o kadar büyüklüğünü haykırmak istermişcesine ikinci bir eser yapmaya
koyulur.... Mihrimah Sultan’a ithafen..... ..
Derler ki; cami Mihrimah sultanın o duru, gösterişsiz ve bir o kadar asil güzelliğine istinaden küçücüktür ve sadece 38 mt bir minareye sahiptir. Bir adet
İncecik kubbesinin üzerindeki 161 pencere ise iç güzelliğinin ne kadar aydınlık ve berrak olduğunu temsil eder, bu sayede gün ışığının her köşede adeta
dans ettiği kadınsı edalı. ( o tarihte bu açıklıktaki ve bu kalınlıktaki bir kubbeye o kadar pencere, dünya üzerinde sadece Mimar Sinan tarafından
yapılabilirdi) cami içindeki pandatiflerde ve minare kenarlarındaki upuzun işlemelerde de Mihrimah Sultan'ın o çok güzel ayak topuklarını döven ,upuzun
saçları tasvir edilmiştir.,
Ve yine denir ki Mihrimah Sultan’ın statüsü iki minareli cami yaptırmaya yetmesine rağmen, yalnızlığını simgelemesi anlamında tek minareli yapılmıştır
bu cami. Ama Sinan aşk‘ını öyle sihirli bir tılsımla mühürlemiştir ki ,bu sırra şaşırmamak ,o sevdaların naifliğine imrenmemek elde değil. Sinan Usta'nın
aşk'ının vesikasıdır sanki, iki caminin de yeri özenle seçilmiştir. Güneşin doğum ve batım yerleri tespit edilerek yapılmış camilerdir. Edirnekapı’daki
Mihrimah Sultan Camii’ni aynı anda görebileceğiniz bir yer tespit edin. Günbatımında (elbette, yılın sadece bir gününde ki o gün 21 Mart gece ile günün
Birbirinre eşit olarak kavuştuğu gün’dür daha enteresanı, o gün Mihrimah Sultan’ın doğum günüdür) göreceğiniz muhteşem manzara şudur:
Edirnekapı Camii’nin tek minaresinin arkasından güneş batarken, Üsküdar’daki caminin minareleri arasından ay doğmaktadır!
“Bu nasıl bir hesaplama, bu nasıl bir estetik anlayışıdır!”
http://img143.imageshack.us/img143/2724/mihrimah.jpg
http://img100.imageshack.us/img100/8414/mihrimahsultanhy5.jpg
Aynı anneden,
Aynı yılda,
Aynı ayda,
Aynı günde,
Bir kız bir de oğlan doğmuş.
Ama çocuklar ikiz değiller!
Bu mümkün mü? :rolleyes:
kelebek
12-04-2010, 12:24 PM
Mümkün diye biliyorum...
Çift yumurta ikizleri, ayrı yumurta hücrelerinin ayrı sperm hücreleriyle birleşmesi sonucunda oluşurlar. Dölleyen sperm hücresinin cinsiyet kromozomu özelliğine göre bu kardeşler aynı cinsiyette olabilecekleri gibi, farklı cinsiyetten de olabilirler.
Yine ayrı ayrı hücrelerin birleşerek genetik materyallerin harmanlanması sonucu çift yumurta ikizi kardeşlerin genetik özellikleri de birbirinden farklı olabilir. Kan grupları, göz rengi, saç rengi ve kalıtımla geçen diğer tüm özellikler bu kardeşlerde birbirinden farklı olabilir.
Özet olarak çift yumurta ikizi kardeşler birbirlerine aynı anne babadan farklı zamanlarda olmuş iki kardeş kadar benzerler.
aydınlatıcı bilgiler ve bilimsel açıklamalar için teşekkür ederiz
de
bi cevabı daha var aslında.. :smile:
kelebek
12-04-2010, 02:54 PM
Eh biraz ana haber bültenlerini dinlemekte kafi olabilir tabi...
Aynı anneden,
Aynı yılda,
Aynı ayda,
Aynı günde,
Bir kız bir de oğlan doğmuş.
Ama çocuklar ikiz değiller!
Bu mümkün mü? :rolleyes:
(YANIT : Evet mümkün. Çocuklar üçüz doğan kardeşlerden ikisi.) :smile:
:smile:BORAZAN SESİ Mİ?
Temel İngiltere'de lüks bir otele yerleşmiş. Oda servisine telefon açıp;
“- TU Tİ TU TU TU TU”(*) demiş.
Oteldekiler telaşa kapılmış bu mesajı çözmek için. Bir daha sormuşlar yine aynı söz!.. Oraya buraya haber salmışlar... ........
peki sizce ne demiş olabilir???? :smile:
MorAkis
21-04-2010, 02:16 PM
"Alışmak mı?" diye sordu küçük prens.. tilki devam etti:
“Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eğer, birbirimize ihtiyacımız olacak Sen benim için tek ve eşsiz olacaksın, ben de senin için.”
"..beni evcilleştirirsen eğer, yaşamıma bir güneş doğmuş olacak. Senin ayak seslerin benim için diğerlerinden farklı olacak. Ayak sesi duyduğum zaman hemen saklanırım. Ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendiğim yerden çıkaracaklar. Şu ekin tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatırlatmazlar. Buna üzülüyorum. Ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. Altın renkli saçların var senin. Ben de altın renkli başakları görünce seni hatırlardım. Ve rüzgarda çıkardıkları sesi severdim.."
----
Sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.
“Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir!” dedi.
“Elbette” dedi küçük prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”
“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”
Ertesi gün küçük prens yine geldi.
“Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim."
Böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ve ayrılma vakti geldiğinde “Ah! Sanırım ağlayacağım” dedi tilki.
“Bu senin hatan” dedi küçük prens. “Ben sana zarar vermek istemedim. Seni evcilleştirmemi sen istedin.
“Doğru, haklısın” dedi tilki.
“Ama ağlayacağını söyledin!”
“Evet, öyle.”
“O halde bunun sana hiçbir yararı olmadı.”
“Hayır, oldu. Buğday tarlalarının rengini gördükçe seni hatırlayacağım.."
Sunay Akın ilk şiirini, Meteoroloji Müdürlüğü'nde çalışan bir memurun kızına yazar. Henüz 9 yaşındadır. Kızın isminin baş harflerinin dizelerini oluşturduğu şiiri, evlerinin terasında bulunan odunluk kapısının iç kısmına yazar. Kız, balkona geldiğinde odunluğun kapısını açar mahsusçuktan!.. Ama şiir kızın gözüne hiçbir zaman takılmaz. Sunay Akın yıllar sonra (ki bir şairdir artık) çocukluğunun geçtiği Trabzon'a gittiğinde, sert geçen bir kışta, içindeki odunlarla birlikte kapının da sökülüp yakıldığını öğrenir. Şairin ilk şiiri "hava muhalefeti" nedeniyle kayıptır!..
ve SUNAY AKIN' ın bir şiiri.......
sevgilim sakın kızma bana
ve yanlış anlama
kırmızı rujunu sürdüğünde
paramın yetmediği
ELMA ŞEKERİ geliyor aklıma...
kelebek
04-05-2010, 04:16 PM
KAYIP GÖNÜL
Dünyalar güzeli Yusuf'a sordular:
- Ey Zeliha'nın gönlünü alıp onu perişan hale koyan. O senin yüzünden acze düştü de derdine derman olmadın; hasta bıraktın onu. Gönlünü kaptın ve geri vermedin. Geri versen ne olur; sen buna kadir değil misin?
- Ben onun gönlünü çelmedim. Ne onun bana gönül verdiğinden haberdarım, ne böyle bir kastım oldu. Onun gönlüyle bir işim yoktur benim.
O dostlar sonra Zeliha'ya sordular:
- Yusuf senin gönlünü nasıl çalmıştı? Dosdoğru söyle bize; gönlün sendeyse ve Yusuf'tan gönül istiyorsan bu, naz yapıyorsun demektir.
Zeliha yeminle söyledi:
- Bedenimdeki her kıldan gönlüm habersiz. Neden ve nasıl âşık oldu, âşık olunca nereye gitti, bilmiyorum.
Sonra o dostlar düşündüler:
- Gönül Yusuf'ta değil ama Zeliha'da da değil. Ne biri gönül almış, ne diğeri bir gönle sahip!.. Peki ama nasıl kayboldu bu gönül, nereye gitti? Bu bir sihir değilse nedir?
*
Peki o halde neden sormuyoruz: Kendi gönlünden haberdar olmayan kişi nasıl olur da başkasına yol bulabilir?
alıntıdır* KATRE-İ MATEM
RÜZGAR
04-05-2010, 07:12 PM
SORMUŞLAR BİR BİLGİNE...
Sormuşlar bir bilgine: HAYAT ne? diye
Demiş bilgin; iki yönlü bir yol
devam eder bilinmeze.
Sen görmemezlikten gelsen de
vardır bir yoldaş her köşesinde
Bazen çıkarsın zorlukla dar bir yokuştan
bazen de aşarsın dertleri
sanki uçuyormuş gibi inerek buradan.
Peki, SEVGİ nedir? Demiş biri
Kalbine sığmayacak kadar geniş
Dedikodusunu yapamayacağın kadar temiz,
kokusunu alamayacağın kadar uzak
hayal edemeyeceğin kadar yakın...
Ya KORKU nedir? Diye atılmış diğeri
Bir yağmur damlasındaki barut kokusu.
Belki de saklanılan bir hayal yontusu
ya bir miniğin haykırırışı,
ya da yüreği yaralı bir kuşun feryadı....
Peki ya UMUT nerededir? Diye atılmış bir umut avcısı.
Bilinmezde değildir bilirim, demiş yerini kaygılı ve tasalı.
Aradın boşuna heryeri ama unuttun en kolay yeri besbelli
bunu derken işaret etti insanın en derinden yaralanan yerini...
Peki DOST kimdir? Diye sormuş biri.
Demiş; paylaştın mı sevgini, korkunu, ümidini ve yenilgini,
verdin mi desteğini, sordun mu halini,
yolladın mı yüreğini, ağladın mı onun gibi.
Hissettin mi DOSTLUĞU? Demiş diğeri.
Bilgin demiş:
Karşılığı olmadan verilir mi hiç yürekteki sevgi?
Dostluk dediğin; tek bir ruhun, iki ayrı bedende dirilmesi...
*Alıntıdır*
tu_ba
14-05-2010, 06:29 PM
Bir zamanlar , kış gelince güneye göç etmek istemeyen bir serçe varmış.
Ancak hava öyle soğukmuş ki, istemesede güneye uçmak zorunda kalmış.
Kısa bir süre sonra soğuk, kanatlarını dondurmaya başlamış ve minik serçe çiftiliğin toprakları üzerine neredeyse donmuş halde düşmüş.
Yanından geçen bir İnek , küçük serçenin üzerine pislemiş.
Serçe sonunun geldiğini düşünmüş fakat, vücudu ve kanatları Bokun sıcaklığı ile ısınmaya başlamış.
Nefes almayı başaran serçe, sıcak ve mutlu bir şekilde şarkı söylemeye başlamış.
O Sırada oralardan geçen ve serçenin cıvıltısını duyan bir kedi sesin nereden geldiğini araştırıp bulmuş ve dışkıları temizleyip onu anında midesine indirmiş...
BU ÖYKÜNÜN ANA FİKRİ
--------------------------
1- Tepene sıçan herkes düşmanın olmak zorunda degildir...
2- Seni bokun içinden çıkaran herkes te dost degildir....
3- Ve Bokun içinde rahat ve mutluysan sesini çıkarma...
:rolleyes:
hey Allah'ım Tu ba.. gülermisin ağlarmısın misali.. tek kelime ile süperdi.. (halen gülüyorum .. :)
DELI[r]CEM
16-05-2010, 08:13 PM
Yılın en komik ve kısa fıkrası.
Fener kupa almış :D
RÜZGAR
18-05-2010, 01:42 PM
Erdemli insanların dokuz düşüncesi vardır...
1. Baktıklarında berrak görmeyi düşünürler,
2. Dinlediklerinde iyi duymayı düşünürler,
3. Görünüşleri bakımından cana yakın olmayı düşünürler,
4. Davranışlarında saygılı olmayı düşünürler,
5. Konuşmalarında doğru sözlü olmayı düşünürler,
6. İşlerinde ciddi olmayı düşünürler,
7. Kuşkuya düştüklerinde soruları nasıl soracaklarını düşünürler,
8. Öfkelendiklerinde sorunları düşünürler,
9. Kazancı gördüklerinde adaleti düşünürler...
KONFÜÇYUS
gloomy
18-06-2010, 04:42 PM
Sen olmak isterdim. İyileştiren olmak, pak eden olmak, söndüren olmak, can’ı besleyen olmak, can olmak, tarafsız olmak renksiz/tatsız olmak gibi, herşeye kucak açmak her rengi taşır gibi… Şifamsın…
Seni seviyorum… Sen olmak, seninle olmak isterdim ey su… Susuzluğum hasretindir…
Hayatın bu kürek mahkumu yorgunluğunu taşıyamadığım zamanlar bir anda uçmak senin gibi, ne güzel olurdu. Ruh hafifliğinde tavaf etmek, tavaf etmek, tavaf etmek… Şehirlerden yükselen yılgın nefesleri katıp önüne serin sabahlar bırakmak.
Çocuk gülücüklerine kar olup yağmak, bir çiğ tanesi güzelliğine bürünmek, hayat ne kadar değişse de, haller ne kadar değişşe de özünde aynı kalmak…
Kinli hançerlerden damlayan kanları bile alıp bağrına usul usul, bilge bilge yürümen, çok bilmenin büründüğü sırlı sessizliğe bürünmen. Endamınla ağır ağır süzülmen ey su.
Boşuna değil eskilerin “derdini suya söylersen o götürür Allaha” demeleri. Senden başkası var mı ki ademlerin derdlerine dayanabilsin. Dinlesin dertleri de taş çatlamasın, ağaç kurumasın, insan sararmasın.
Sense sabırla dinleyip, katarsın bilgeliğine herşeyi. Belki konuşursun da, derde dertlenirsin, “su” dersin, su dilini, şu dilini ögrenmeyi istemez mi insan.”Sızıyı gideren su / suyun sızladığını kimseler bilmez…*”. Ey su, can/su.
Gözlerimi aldı su
Düşlerime daldı su
Beni aşka saldı su
Yakan tadın kaldı su.
Elinden tutsam suyun
Canından tutsam suyun
Sıcağını duysam suyun
Cana vuslat olsun su.
Ne cenkler efsanedir sesinde, nice firakler yansıdı yüzüne, nice vuslatlara şahitsin. Bak şurda Aliş ile Züleyha destanı bir keder gibi acıtıyor çağlayışını.. Fakir ümitler, çocuk ağlamaları, şahların dünya düşleri, aşıkların sırları maviye boyadı seni ağırlığında… Onun için bu hüzünlü yürüyüşün, onun için aynı düşler aynı sırlar her yudumunda insanların.
Şimdi ılgaz dağlarının ıssız göllerinde yüzüne hilal düşmüştür, için için kıpırdamaktasındır… Rüzgar yüzünde üfül üfül çocuk öpücükleri… Zerreler bedenımde kıpır kıpır dalgalanır hilalle. Yıldızlar göz kırpar…
Görkemli yalnızlıklar büyütür kendini uzak diyarlarda… Sesindeki musiki tanınmaz, kimse bilmez gizli kalmışı. Ne aradığını bilmeyenlerin sessiz ruhlarında bir canhıraş çığlıktır hep: “su… su… su…”
Bense en şehirli halimi takınıp seni seyrederim… Adımlarımı kendi haline bırakırım sokaklara. Bir sen kalırsın bende, bir de susuzluğum…
Cana hasret kaldı can / Suya hasret kaldı su
Cana hasret kaldı su / Suya hasret kaldı can.
İsmet Özel
RÜZGAR
19-06-2010, 06:53 PM
BABA... HERŞEY İÇİN TEŞEKKÜRLER...
Annemi ve beni hastaneye güvenli ve hemen hemen sağlam getirdiğin için teşekkürler.
Doğduğumda heyecandan bayılmadığın için teşekkürler.
"Doğduğun gün hayatımın en güzel günüydü" dediğin için teşekkürler.
Küçükken beni kafa üstü düşürmediğin için teşekkürler.
ilk yılımda hemen hemen yapacak hiçbir şeyim yokken sırtüstü yattığımda, beni eğlendirmek için karyolamın üstüne sallanan oyuncaklar astığın için teşekkürler.
Bebek arabamla dolaştırdığın için teşekkürler.
Yetişkin dilini öğrenip çift dil konuşuncaya kadar benimle ilkel dilimi yani bebekçeyi konuştuğun için teşekkürler.
Ben öğreninceye kadar sonsuz kere "Baba...Baba...Baba..."yi tekrarladığın için teşekkürler.
Ne kadar şapşal görünürsem görüneyim beni sevdiğin için teşekkürler.
Arkadaşların E.T.'ye benzediğimi söylediklerinde onlarla aynı fikri paylaşmadığın için teşekkürler.
Beni beslemeyi hiç unutmadığın için teşekkürler.
Kaşığımı ve tabağımı her yemek saatinde on iki kez yerlerden topladığın için teşekkürler.
"Çu-Çu-Çu" trencilik oyunuyla beni eğlendirerek yemek yedirdiğin için teşekkürler.
"Çu-Çu-Çu" da işe yaramayıp bütün yemekler etrafa saçıldığında yerleri temizlediğin için teşekkürler.
Sevgili babacığım: Beni sevgiyle yarattığın için teşekkürler.
Annemin karnındayken, aşermelerimi sabahın l'inde sokaklara fırlayıp ançuez ve turşulu sandviç bularak giderdiğin için teşekkürler.
Tehlikeli şeyleri ulaşamıyacağım yerlerde sakladığın için teşekkürler.
Kırmızı Başlıklı Kız'ı arka arkaya ondokuz gece okuduğun için teşekkürler.
Boyumun uzamasını her çeyrek santimetrede bir duvara işaretlediğin için teşekkürler.
"Bir varmış bir yokmuş..." masalları anlattığın için teşekkürler.
Karşıdan karşıya geçerken iki tarafa bakmayı unuttuğum zaman çektiğin o sert nutuklar için teşekkürler.
Yangın sırasında ellerinin ve dizinin üstünde sürünerek evden nasıl kaçılacağım ö ğrettiğin için teşekkürler.
Sağımı ve solumu bir türlü öğrenemediğimde sarmısak ve soğan meselesini öğrettiğin için teşekkürler.
Umumi tuvaletlerde bana refakat ettiğin için teşekkürler.
Takma adlarım için teşekkürler.
Bir numarayla iki numaranın farkını açıkladığın için teşekkürler.
Sabaha karşı ağlamalarıma tam 5,3 saniyede yetiştiğin için teşekkürler.
ilk adımlarımı attığımda basın konferansı düzenlediğin için teşekkürler.
"Alfabe Şarkısı"nı defalarca dinlediğin için teşekkürler.
Espirilerim ne kadar kötü olursa olsun onlara daima güldüğün için teşekkürler.
Canavarları odamdan uzak tutmak için bütün gece boyunca elektrik harcama pahasına ışığımı açık tuttuğun için teşekkürler.
Alışveriş merkezinde kaybolduğum zaman beni bulmak için düzenlediğin arama operasyonu için teşekkürler.
Beni oyuncak bölümünde bulduğun için teşekkürler.
Beni kaybettiğinden dolayı kendini suçlu hissettiğin ve anneme bunu söylemeyeyim diye bana oyuncak aldığın için teşekkürler.
Beni alışveriş merkezinde bir kere daha kaybettiğin zaman yine bir arama operasyonu düzenlediğin için teşekkürler.
Beni şeker bölümünde bulduğun için teşekkürler.
Bakıcıma yüzündeki noktaları birleştirebilir miyim diye sormadan önce beni durdurduğun için teşekkürler.
Walt Disney filmlerine götürdüğün için teşekkürler.
Yabancıların verdiği şekerlemelere, daha sonra da uyuşturuculara doğrudan hayır demeyi öğrettiğin için teşekkürler.
Beni sandalyenin üstünde düştü düşecek bir vaziyette, elim kurabiye kavanozunun içinde bulduğunda "işte kurabiye böyle ufalanır" diye açıkladığın için teşekkürler.
Beni sirkteki palyaçoları görmeye götürdüğün için teşekkürler.
Takipçi değil, lider olmam için cesaretlendirmene teşekkürler.
Hiçbir zaman "Git dışarıda oyna" demediğin için teşekkürler.
Sokakta yiyebileceğim yumruklara karşı koymayı ve karşılık vermeyi öğrettiğin için teşekkürler.
Jetonlu telefonu kullanmayı öğrettiğin için teşekkürler.
Zar zor kazandığım harçlığımı çizgi romanların arkalarında reklamları çıkan su maymunlarına, x-ışını gözlüklere ya da herhangi abuk subuk bir oyuncağa harcamamı engellediğin için teşekkürler.
"Hey"in atları çağırmakta kullanıldığını hatırlattığın için teşekkürler.
Donmuş metal buz kabına yapışmış dilimi kurtardığın için teşekkürler.
Donmuş metal buz kabına yapışmış dilimi bir kere daha kurtardığın için teşekkürler.
Bütün arkadaşlarına yaşıma göre olağanüstü yetenekli ve zeki bir çocuk olduğumu söylediğin için teşekkürler.
Annemle kavganıza kulak misafiri olduğumda inandırıcı özürler bulduğun için teşekkürler.
Anneler gününde ve doğumgünlerinde beni alışverişe götürdüğün için teşekkürler.
Hediye ettiğim kravatları beğenmiş gibi davrandığın ve ancak "çok özel günlerde" taktığın için teşekkürler.
Yazın hafta sonlarını iki odalı bir ağaç evi yaparak geçirdiğin için teşekkürler.
Beni voleybol maçına götürüp iki sosisli sandviç, bir paket fıstık, iki kutu patlamış mısır, üç dondurma ve bir kola aldığın için teşekkürler.
Bana tam istediğim gibi süslü püslü bir bisiklet aldığın için teşekkürler.
Büyükbabamın her zaman oturduğu koltuğunda para bulduğumda "bulan kapar kaybeden ağlar" dediğin için teşekkürler.
Sıcak yaz günlerinde sürahiler dolusu soğuk limonata yaptığın için teşekkürler.
Beni kamp yapmaya ve balığa götürdüğün için teşekkürler.
Jo'nun Barbie'nin yatağında niçin yatamayacağmı açıkladığın için teşekkürler.
Hangi madeni paraların 1 liraya eşit olduğunu öğrettiğin için teşkkürler.
Kahve içerek büyümemi yavaşlatmama engel olduğun için teşekkürler.
Okulun yakınında oturduğumuz için teşekkürler. Böylece, küçükken senin mecbur olduğun gibi, sınıfın sıcaklığını öğlene kadar donma derecesinin biraz üstüne çıkarabilmek için, 12 millik tepeyi 40 deniz mili şiddetinde esen rüzgârı yiyerek tırmanıp arta kalan enerjimle de okulun fırınına kömür küremek zorunda kalmadım.
İstiklâl Marşı"nı ve "Dağ Başını Duman Almış"ı birlikte ezberlediğimiz için teşekkürler.
Gözlüklerimi kaybettiğimde yenilerini aldığın için teşekkürler.
Yenilerini de kaybettiğimde bir çift daha aldığın için teşekkürler.
Zekâ testinin sonucunda süper zekâ olmadığımı öğrenip üzülünce beni aksine ikna ettiğin için teşekkürler.
Yazım kurallarını zorla öğrettiğin için teşekkürler.
Veli toplantılarına katıldığın ve öğretmenlerimin hakkımda söylediği bütün iyi şeyleri bana aktardığın için teşekkürler.
Bisikletimin arka yedek tekerleklerini çıkarttığın gün, selesinden tutarak bisikletimin yanında altı blok koştuğun için teşekkürler.
Yaralı dizimi dezenfekte ettiğin ve yaramı öpüp acımı hafiflettiğin için teşekkürler.
Tahterevallinin öbür ucundan aniden atlamadığın için teşekkürler.
Şükran Günü hindisini kesip servis yapma görevini bana verdiğin için teşekkürler.
Yam'ın ne olduğunu açıkladığın için teşekkürler.
Kartopu savaşını başlatan ilk topu fırlattığın için teşekkürler.
Yani baba her şey için teşekkürler...
BABALAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN...
DevilSmile
19-06-2010, 08:01 PM
Bu güzel paylaşım için Rüzgar'a özellikle teşekkür etmek istiyorum.
10 yaşıma kadar yanımda olan,o zamandan bu zamana kadar da beni yukarıdan izleyen sevgili,biricik,canım babamın ve tüm babaların babalar günü kutlu olsun. Çok özlüyorum seni baba...
hanci
19-06-2010, 10:21 PM
bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
aynaların ardında sır
yalnızlığın peşinde kuvvet
evet nihayet
...bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet
sen say ki
ben hiç ağlamadım
hiç ateşe tutmadım yüreğimi
geceleri, koynuma almadım ihaneti
ve say ki
bütün şiirler gözlerini
bütün şarkılar saçlarını söylemedi
hele nihavent
hele buselik hiç geçmedi fikrimden
ve hiç gitmedi
bir topak kan gibi adın
içimin nehirlerinden
evet yangın
evet salaş yalvarmanın korkusunda talan
evet kaybetmenin o zehirli buğusu
evet nisyan
evet kahrolmuş sayfaların arasında adın
sokaklar dolusu bir adamın yalnızlığı
bu sevda biraz nadan
biraz da hıçkırık tadı
pencere önü menekşelerinde her akşam
dağlar sonra oynadı yerinden
ve hallaçlar attı pamuğu fütursuzca
sen say ki
yerin dibine geçti
geçmeyesi sevdam
ve ben seni sevdiğim zaman
bu şehre yağmurlar yağdı
yani ben seni sevdiğim zaman
ayrılık kurşun kadar ağır
gülüşün kadar felaketiydi yaşamanın
yine de bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
aynaların ardında sır
yalnızlığın peşinde kuvvet
evet nihayet
bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet
beni affet
Kaybetmek için erken, sevmek için çok geç
Ahmet Hamdi Tanpınar
RÜZGAR
20-06-2010, 01:22 PM
Bu güzel paylaşım için Rüzgar'a özellikle teşekkür etmek istiyorum.
10 yaşıma kadar yanımda olan,o zamandan bu zamana kadar da beni yukarıdan izleyen sevgili,biricik,canım babamın ve tüm babaların babalar günü kutlu olsun. Çok özlüyorum seni baba...
Sevgil Devilsmile
Beğendiğine sevindim Ben teşekkür ederim..
Geçen hafta regaip kandili için babamın mezarına gittiğimde dua ettim ve çiçekleri düzeldim.. Sonra rüyamda rahmetli babamı gördüm de bana teşekkür ettiğini anladım...Çok özledim babamı.. Ruh şad mekanın cennet olsun canım babam.. Allah cümlesine rahmet eylesin mekanları cennet bahçesi olsun...
bikereoeliindir
21-06-2010, 07:56 PM
Ah... Tek hece... Bütün Lisanlarda aynı olan mana... Bir elif ardından bir he... Allah adının ilk ve son harfi... Elif ve heile yanmış aşk...Zora tahammülü güzel bulanlara değil; güzele tahammülü zor bulanlara yazgılıdır âh...Güneşi izleyen bulut, gizleyebilir mi hiç varlığını güneşin; acıyı saklayan tebessüm, ya saklayabilir mi hiç vücudunu acının?
Dokunulunca en ince teline içindeki sızının, bülbül durabilir mi şeydalanmadan ta mahşer olunca?...
Her nereye bakarsa gördüğü
âhtır aşkın; âh elinden niyaz için mescide girse dahi...Minaresi elif, kubbesi hedir çünkü camilerin...Ve hala elifin bağrı şerha şerha kan ve hala iki gözü iki çeşme henin...
Erbab-ı aşka pîşe heman her gün âhimiş
Her bir nefes ki âh ile geçmez, günah imiş...
Ve sözün düğümü;
Âhmine-l aşk!...
gloomy
24-06-2010, 11:06 AM
İncecikti gül dalıydı
Dokunsam kırılacaktı
Dokunmadım kurudu
Gitme sonbahar oluyorum sonrası hiç
Ağaçlar bükmesinler ne olursun bükmesinler boyunlarını
Neden akşam oluyorum birden tren kalkınca,kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
Mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
Öyle acımasız ki öyle birdenbire ki,az önceki çiçekler nasıl da diken diken
Gitme sonbahar oluyorum sonrası hiç,o sularda çimdik bitti;köprüleri geçtik bitti
O elmanın tadı orda,o kuş çoktan öttü,bitti
Artık çocuk değiliz susarak da bişeyler diyebiliriz
Günler devlet alacağı,yıllar bir kadehcik buzlu rakı oyunlar oyuncaksı
Oyuncaklar eski şarkı,kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı nerde şimdi nerde
Nerde o kan sarhoşluğu
GİTME SONBAHAR OLUYORUM SONRASI HİÇ..
Hasan Hüseyin
RÜZGAR
25-06-2010, 05:52 PM
TAM BİR AŞK HİKAYESİ...!
Bu hikaye Avustralya'da geçmiş..
Bir kız ve bir delikanlı, bir motosikletin üzerinde 180 km hızla gidiyorlar ve aralarında şöyle bir konuşma geçiyor;
Kız : Lütfen yavaşla korkuyorum..
Delikanlı : Hayır, bak ne kadar eğlenceli..
Kız : Lütfen, lütfen, çok korkuyorum..
Delikanlı : Peki, beni sevdigini söyle..
Kız : Seni çok seviyorum, lütfen yavaşla..
Delikanlı : Şimdi bana sıkıca sarıl..
Kız delikanlıya sıkıca sarılı
Delikanlı : Kaskımı alıp, kendine takar mısın?
Başım sıkıştı..
Ertesi gün gazetelerde şöyle bir haber çıktı : Motosiklet kazası; Motorsikler, fren arızası nedeniyle, bir binaya çarptı. Üzerindeki 2 kişiden sadece biri kurtuldu..
Gerçek ise şöyleydi; yolun yarısında, delikanlı frenlerin bozulduğunu anlamış ama bunu kıza belli etmek istememişti.Bunun yerine, kızdan kendisini sevdiğin söylemesini ve kendisine son defa sarılmasını istemişti. Sonra da kendine ölümü pahasına, kızın başlıgı takmasını ve hayatta kalmasını sağlamıştı.. İşte gerçek aşkın anlamı bu..
kelebek
30-06-2010, 08:47 AM
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi ...
Ağladım.
Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
Aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.
Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...
İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanin içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
Sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.
İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu ...
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.
Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.. .
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
Bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir sure sonra yazı, kendimi öğretti bana...
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karsı olması gerektiğine aydım.
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.
Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
Gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.
Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra dozunda acının,
Yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.
Her canlının ölümü tadacağını,
Ama sadece bazılarının hayati tadacağını öğrendim.
Dostlarım,
Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya...
Kalp durur...
Akil unutur...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur...
Hz. Mevlana
pinkfreud
03-07-2010, 12:55 AM
nedense bu aralar pek bir düştüm bu şiire.. Turgut Uyar'dan geliyor "Geyikli Gece"..
Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk
Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak
Bir yandan, toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut döğüşerek
Geyikli geceyi kurtardık
Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden
Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli
Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor.
Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar ve teoriler ışıtamaz yanını yöresini
Örneğin Manastırda oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında
Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı
Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarmız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk
Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
Sultan hançerIeri gibi ayışığında
Bir yanında üstüste üstüste kayalar
Öbür yanında ben
Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum
Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.
hanci
03-07-2010, 09:29 AM
Züleyha yazmış...
Züleyha, kalbi acının anlamına doğru sınırlarda dolaşmaya başlayınca Yûsuf'a bir mektup yazmaya karar verdi. İçindeki hallere tercüman olacak sözcükleri bulup da Yûsuf'a göstermek istedi. Dedi, her vasfın karşılığı bir sözcük var nasılsa. Ben de halimi arz edeyim sözcüklerle Yûsuf'uma.
Papirüsten ezilmiş kâğıdı, sivri kalemi aldı eline....Yûsuf, diye yazdı, nâmenin en başına, sayfanın tam ortasına. İçinden binlerce Yûsuf ses verdi.
Ey içimdeki yıldızlar mütercimi, ölü olmayan kuşlarım benimMısr'ın sularına dökülmüş kandillerin aydınlığıGizli bahçelerden geçen yeşillerin ıslak çoğulluğuKonuşan ağacım bana, konuşan ırmağım benim.Işıklı yağmurum.Gözlerimle gören ey, ey gözleriyle gördüğüm.
Yûsuf, dedi Züleyha, nâmenin tam ortasına, sayfanın başına. İçinden binlerce Yûsuf daha ses verdi.
En derin kuyusunda kaybolduğum ey,Nil'in sesi geliyor, gelsin, sesim Nil'e gitmiyor gitmesin.Sesi bana gelmeyen, sesim ona gitmeyen ey.
Züleyha sayfanıın tam ortasına devam etti, Yûsuf, dedi.
Ey kalbimle sevenEy kalbiyle sevdiğim.Muhabbeti kolay giyilir libas olmayan,Vahayı terk edip çölün rahmetine düşen defterim,Yitik tahtına gönlünce kurulan çöl misillemesi sevdiceğim,Dağ lâlesiÇöl çiçeği
Âh benim yitik ezel gülü vasfınca sahiplendiğim,âh beni ezel gülü vasfınca sahiplenip de sahiplendiğini henüz bilmeyen sevgilim,
Âh benim! Âh benim!Ey adı gelecek zamanların ve mekanların insanlarına adımla birlikte kalacak olan,Ey adım adıyla bile yazılacak olanSularıma dökülen karanlık, yoklarımı örten aydınlıkTezatlarım benim, benim tekrirlerimAma muhabbetinden asla dönmediğimGün geçtikçe çoğalan benzetmelerim,Sözcüklerim, lugatim. lisan hacmince vasıfladığım vâsıfım
Yûsuf, yazdı Züleyha, sayfanın tam ortasına. Hâlâ hitaptaydı kalemi, bir satır ileri geçemedi. Bir satır ileri geçsem hitaptan, dedi, yanacağım. Ses verdi içinden bir ses: Yan o zaman, yan o zaman! Züleyha devam etti:
Âh benim Yûsuf'um, âh benim, âh/senim, dedi, başka bir şey diyemedi.
Züleyha, Yûsuf'a bir mektup yazmaya başlayınca. Yûsuf diye başladı, Yûsuf diye bitirdi. Gördü ki hitaptan öteye geçemedi. Anladı ki aşkın nâmesinde ser-nâmeden öte kelam yok. Ve Züleyha'nın lügatinde Yûsuf'tan öte sözcük yok.
Yûsuf, dedi, kelâmım artık sende hükümsüz. Ama kelâmımın hükümsüz kaldığı bu yerde beni küçümseme. Bil ki kelâmdan da ötede sadece âh var, âh ki dünya onun üzerinde durur, gök kubbe onun hararetiyle döner.
DevilSmile
03-07-2010, 09:38 PM
O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
Arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.
Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,
En güzel yerde başlatılsaydı eğer.
Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
Yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer
Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
Çalınan birinin kalbiyse eğer.
Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
İnsan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.
O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
Hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.
Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
Kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.
Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
Öylesine delice bakmasalardı eğer.
Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de
Kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.
Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
Son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.
Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
Meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.
Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
Beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.
Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
Tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.
O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
Yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.
O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
Son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.
Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
Her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.
Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
Dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.
Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
Namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.
Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
Dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.
Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
Sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.
Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
Kulağına okunacak biri olsaydı eğer.
İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,
Kartvizitinde ‘onca ayrılığın birinci dereceden failidir’ denmeseydi eğer.
Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
İhanetinden onlar da payını almasaydı eğer.
Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.
Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
Ya canım ellerini tutmak isterse…
Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
Kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
Mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer.
CAN YÜCEL
DevilSmile
03-07-2010, 10:02 PM
Bilmelisin ki …
Duvarda asılı diplomalar insanı insan yapmaya yetmez.
Bilmelisin ki …
Aşk kelimesi ne kadar çok kullanılırsa,
Anlam yükü o kadar azalır.
Bilmelisin ki …
Karsındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında
Çizginin nereden geçtiğini bulmak zor.
Bilmelisin ki …
Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez.
Gerçek aşkların da!
Bilmelisin ki …
Tecübenin kaç yasgünü partisi yaşadığınızla ilgisi yok,
Ne tür deneyimler yaşadığınızla var.
Bilmelisin ki …
Aile hep insanın yanında olmuyor.
Akrabanız olmayan insanlardan ilgi,sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz.
Aile her zaman biyolojik değil
Bilmelisin ki …
Ne kadar yakın olursa olsunlar en iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir.
Onları affetmek gerekir.
Bilmelisin ki …
Bazen başkalarını affetmek yetmiyor.
Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor.
Bilmelisin ki …
Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın
Dünya sizin için dönmesini durdurmuyor.
Bilmelisin ki …
Şartlar ve olaylar, kim olduğumuzu etkilemiş olabilir.
Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz
Bilmelisin ki …
İki kişi münakaşa ediyorsa, bu birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez.
Etmemeleri de sevdikleri anlamına gelmez.
Bilmelisin ki …
Her problem kendi içinde bir fırsat saklar.
Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır.
Bilmelisin ki …
Sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığın uzun yıllar sürüyor.
CAN YÜCEL
bikereoeliindir
04-07-2010, 05:43 PM
ETME
Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme
Başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme
Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun etme
Çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun etme
Ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
Bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun etme
Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun etme
Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun etme
Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun etme
Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun etme
Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun etme
Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun etme…
Bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle
Huzurumu bozuyorsun sen mahvediyorsun etme
Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun etme
İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun etme!
Mevlana Celaleddin K.S
kelebek
07-07-2010, 09:56 AM
BİLİYORUM BU YARA HİÇ KAPANMAYACAK
Telefonlarıma cevap vermeyeceksin.Cevap versen bile, öyle yorgun öyle isteksiz çıkacak ki sesin, bir küfür gibi ...
Sevmeyeceksin beni.Biliyorum bu şehri bana dar edeceksin.
Çünkü anladın; sevgimden tanıdın beni.O yanık, o hasta bakışımdan.Uçuruma atlar gibi sevdalanışımdan.Sevmek deyince, hemen ardından, ölüm, dememden anladın.Anladın ve kardeşini bir kabustan uyandırır gibi çırılçıplak gerçeğe uyandırdın beni; uyandırdın ve kaçtın.
Çünkü sen de benim gibiydin; sen de benim gibi seni sevmeyeni sevdin hep.Sana acı çektireni.Seni aramayanı, telefonlarına çıkmayanı, çıkınca seninle bir küfür gibi konuşanı sevdin...Sen de benim gibi seni incitip üzeni sevdin hep. Bakışından hissettim bunu, kokundan, dokunuşundan.Beni sevmeyecektin biliyorum ama.Ama, öyle susamıştım ki kendim gibi birini sevmeye.Öylesine muhtaçtım ki gercekten incitilmeye, gercekten acı çekmeye, kendim gibi birini özlemeye öylesine muhtaçtım ki, seni tanır tanımaz çözüldüm. Sana da olmuştur.Öylesine susamışsındır ki sevilmeye, kendin gibi birini bulunca tutamaz kendini, herşeyi, belkide söylenmiycek her şeyi o an, garip bir telaşla söylersin... Hatta söylerken anlarsın, söylememen gereken şeyleri söylediğini hissedersin, battığını, giderek çıkmaza girdiğini.Ama yine de engelleyemezsin,kendini tutamazsın. Aleyhinde olabilecek herşeyi söylersin.Üstelik bunu anladıkca daha da batırmak istersin kendini.Biraz daha zor duruma düşürmek... Daha da kaybetmek, daha da dibe batmak istersin.Sanki bile isteye kendi mutlulugunu kendi elinle bozmak istersin.Kendinden gizli bir öç alır gibi. Sanki hiç mutlu olmak istemiyormuş gibi...Sanki hiç sevilmek istemiyormuş gibi...
Bir tür gurur muydu bu?
Birgün nasılsa ve hiç olmadık bir anda alınıp kopartılmadan, kendi ellerimizle onu yok etmek, bizim gibilerin mutluluğuna tahammül edemeyen bu hayatta, bu hayatın zorba kurallarına bir tür başkaldırmak mıydı? Bir şizofren çocuk tanımıştım bir gün.Tam karşımda oturuyordu.gencecik, yakışıklı bir çocuktu.Şizofren olduğunu biliyordu.Biliyordu iyileşemiyeceğini.İki de bir, önce kolunu uzatıp, sonra avucunu açıyor; Mutluluk avuçlarımdaydı, yakalamıştım ama kaçtı diyor, kaçtı, derken avuçlarını boşluğa kapatıyordu.Hiç unutmuyorum, bu hareketi defalarca yapmıştı. Önce dilediğim gibi başlardı herşey.Herkes bir arada, sonsuz mutlu gibi.Sonra birden hiç beklenmedik bişey olur, biri ağlayarak odaya kaçardı.İçerden, arka odadan, ağlamaklı, sonsuz küskün sesler gelirdi; bıktım artık, bıktım, usandım hepinizden, gideceğim buralardan, yetti artık! Ben de senin gibi saftım o zamanlar...Gidilecek neresi var dı ki derdim.İşte hep birlikteyiz.Alemi var mı bu mutluluğu bozmanın? Sonraları çok sonraları anladım.Meğer biz, bizim aile, herkes, tesadüfen bir araya gelmişiz tesadüften de öte.Biz...bizim aile, herkes, aslında hiç istemeden, nedeni bilinmeyen bir zorunluluk sonucu bir araya gelmişiz.Aslında biz bir araya gelmemek için yaratılmışız. Hayatın en büyük yanlışıymış bizim bir arada olmamız! Evet cok geç anladım. Bıraktım lekesiz mutlulukları; ben kavgasız, üzüntüsüz bir pazar sofrası özlerken, aslında herkes;annem, babam, kardeşim o evden uzaklara, hiç dönmemek üzere çok uzaklara gitmek istiyormuş. Dünyanın en mutsuz otogarı...Dünyanın en imkansız istasyonuydu bizim evimiz.Yıllarca uzaklara, cok uzaklara gitmek isteyip, bir türlü gidemeyenlerin sonsuz bekleme durağıydı bizim evimiz.İşte bu yüzden sevmek benim için bir tutsaklıktı, tuzaktı böylesi sevip bağlanmak.Uzaklara cok uzaklara gitmek isteyenleri engellemekti. Sevgi yüzünden bizim ailedeki hiç kimse istediği yere gidemiyordu.Birbirimize duyduğumuz sevgi, aynı zamanda bizi birbirimize düşman ediyordu. Hem biz, bizim aile...Güneşli bir günde ansızın başlayan sağanak yağmurlar gibiydik. Bu yüzden hep hırçın, hüzünlü, kırgındık.
Bu yüzdendi, her şeyi, çok iyi gidiyor sanırken, içimizde yükselmesine bir türlü
engel olamadığımız o felaket duygusu. Anlamıştım senin ailen de böyleydi.
Senin de ailen benimki gibiydi.Güneşli bir günde ansızın başlayan sağanak yağmurlar gibiydi.Bu yüzden sen de benim gibi böyle hırçın, hüzünlü, kırgınsın her şeye...
Yıllar önce tanıdığım o şizofren çocuk gibi; tam mutluluğu yakalamışken
kaybetmiş gibisin hep.Ve ne acı ki, hep bizi sevmemiş olanları seveceğiz ikimizde.Ne acıki, hep bizi incitip üzenlere bağlanacağız.Telefonlarımıza çıkmayanlara.Çıksa bile küfür gibi konuşanlara sevdalanacağız. Bizden bir çift güzel laf esirgeyenleri özleyecegiz. Ölesiye, amansız seveceğiz onları.
Biliyorum, bu yüzden odan böyle.Güncelerin ortalık yerde.Kitapların orada, burada.Anıların saçılmış ortalık yere.Her şeyin darmadağın.Biliyorum bu yüzden düzenden, adı düzen olan her şeyden nefret ediyorsun.Sen de benim gibi; toparlayıp da ne yapacağım, düzenli olunca ne olacak; sonunda bir gün biri gelip her şeyi, biriktirdiğim, düzenlediğim, üzerine özenle titrediğim her şeyi daha önce hep olduğu gibi hiç beklemediğim bir anda savurup, bozup gitmeyecek mi, diye düşünüyorsun.Ailemdeki insanlar gibisin çok duygusal çok güçlü, çok yaralı.Onlar da senin gibi seninkiler gibiydi.Aklı başında, mazbut insan rolünü oynamaktan ve ertelenmiş düşleri yüzünden yorgun düşmüş, yarı çılgınlardı.
Yine aradım seni, yoksun.Bulsam, benimle küfür gibi konuşacaksın.Bir kere çözüldüm sana.Bir kere sana senin gibi olduğumu hissettirdim. Oysa baştan beri biliyordum; sen seni sevmeyenleri seversin.Tıpkı benim gibi. Ama öyle özledim ki benim gibi birini sevmeyi.Öyle özledimki kendim gibi biri tarafından incitilmeyi, üzülmeyi. Yine aradım seni yoksun.Beni de birileri arıyor.Beni de kendi gibi birini sevmeyi özleyenler arıyor.Kendi gibi biri tarafından incitilmeyi, üzülmeyi özleyen birileri arıyor. Hiç cevap vermiyorum.Kayıtsızlığınla beni yok ediyorsun, geride sen kalıyorsun.Ama seni de biri yok ediyor.Aslında bu oyunda herkes birbirini yok ediyor. Ben birilerini, o birileri başkalarını.Sen beni...Seni bir başkası...
Hem çok iyi biliyorum; beni sevsen bile hiç kapanmayacak bu yaram.Seni biri
sevse de hiç kapanmayacak bu yaran...Hiç kapanmayacak! Avuçların hep boşluğa kapanacak.Tıpkı o şizofren genç gibi...
CEZMİ ERSÖZ
pinkfreud
10-07-2010, 05:04 PM
İSTİKBAL MARŞI
Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak!
Dönmeyip Amerika'da, arlanmaksızın yaş...ayacak!.
O benim milletimin hırsızıdır, yurdu soyacak,
Hortumladıkları benimdir, milletimindir ancak!
Çalma, kurban olayım hepsini ey hırslı çakal!
Gariban halkıma da bir pul bırakacak kadar al!
Olmaz sana götürdüğün paralar sonra helal,
Hakkını vermezsen burdaki ortaklarının behemehal!
Ben ezelden beri aç yaşadım,aç yaşarım!
Hangi hükümet beni kurtaracakmış,şaşarım!
Kurumuş musluk gibiyim, ne akar ne taşarım!
Yırtsam da bir tarafımı, hiç görülmez başarım!
Mali krizler, yoluna örmüşse çelikten bir duvar,
Benim .ceğiz, .cağız diyen bir hükümetim var!
Bağırsın korkma, nasıl işimize burnunu sokar?
'Avrupa Birliği' denen tekdişi kalmış canavar!
Arkadaş, Meclis'e namusuyla çalışanları uğratma sakın!
İşe aldıracakların, olsun hep sana yakın!
Gelecektir, cezanı vereceği günler Hakkın,
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın!
Yaktığın yerleri 'orman' diyerek geçme, tanı!
Çalışanı işten at, doldur kadroya yatanı!
Gözleri açık yatır seni kurtaran atanı,
Satılmadik o kaldı, durma satıver şu vatanı!
Sermaye mutlu olsun, olsa da çevre feda!
Semizlettin Apo'yu, mezarında dönsün Şüheda!
Uydurma kanunlarla Meclis'ten getirin seda!
On bin Yıllık tarihe, yurdum ederken veda!
Cümlenizin bu yurdu yok etmek mi emeli?
Yediginiz herzelere başka ne demeli!
Oyuverin altını iyice sallansın temeli,
Yurdumun ki, sonunda vatandaş kükremeli!
O zaman durur belki gözümden akan yaşım,
O zaman doğrulur belim, yukarı kalkar başım,
O zaman boşa gitmez yıllarsüren uğraşım!
HESABINI VERİP TE GİTTİĞİNİZ GÜN KARDAŞIM,
Dalgalanın dolar gibi sizde şimdi ey suçlular!
Olsun artık soyguncuya vurulacak bir yular,
Ebediyen, öyle yok hesapsız bir iktidar!
Hakkıdır 'garip yaşamış vatandaş'ın da gülmek,
Hakkıdır ezilmiş milletimin, aydınlık bir İstikbal!
Cem YILMAZ
gloomy
17-07-2010, 03:45 PM
Kaybolup gidermiş insan
Kendi içinde bilinmezlere.
Bütün
gördükleri, bütün bildikleri yalan gelirmiş,
Ne inanırmış yalanlara
...Ne
de gördüklerinin bildiklerinin yalan oluşlarına.
Dirhem dirhem
kopup giden parçalar,
Zamanla kocaman bir boşluk olurmuş
Meğer
canı acıtan,
O koskoca boşluk değil,
Kopup gidenlermiş, yitip
gidenler...
Kapanmazmış
Yamanmazmış
O boşlukla yaşanırmış,
Yaşamaya alışılırmış.
Hiç bir acı insanı öldürmezmiş,
ölmek
o kadar basit değilmiş meğer.
Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgi,
Sanıldığı kadar ince değilmiş..
Masal'lar kalırmış,
Mutlu
günlerden geriye sadece,
Ama artık masallarda kandırmazmış,
Yetmezmiş
yüzüne iki santim gülüş asmaya.
Hiç bir mavi kapatmazmış o
boşluktaki siyahları,
Ya da masallar merhem olmazmış kanayan yaraya.
Acıtırmış,
Kanatırmış,
Alışılınırmış..
Büyümek
demişler acıya alışmanın ismine
Büyüdüm..
Yalanmış yaşanmışlıklar
Gördüm..
Masallara kandım
Belki de biraz mavilerde
boğuldum..
Uyandım..
Üşümüşüm..
gloomy
25-07-2010, 07:21 AM
Hava mevsim normallerinin üzerindeydi...
Kıştı,ama bir bahar esintisiydi kadının yüreğine esen.Yumuşak bir rüzgar dağıtıyordu saçlarını yarı aralık kalan penceresinden,ordan kalbine vurup ısıtıyordu.
Kıştı...
Bebek kokusunu ilk kez duyan bir anne gibiydi,tarifsizdi.Yattığı yerden aralık kalan penceresinden dışarıyı izliyordu.Kuşlar konuyordu pencerenin önünde ki bırakılmış su kabının yamacına kadın onları izlerken kumrulaşıyordu.
Çocuklar oyun oynuyordu bahçede burnuna nemli bir bodrum katı kokusu doluyor.içine çekiyordu.Yaş kavramını unutup çocuklaşıyordu..
Kendi çapında mutluluklar yaratıyor''mutluluk''bu diyordu.Gözünün önünden bir film şeridi gibi geçiyordu hayatı,o kötü anıları kesip montajlıyor du aklı sıra.Gülmek istiyor du,gülüyordu..
Mutluyum diyor,şarkılara şiirlere sığınarak avunuyordu.Avunmaktı sihirli kelime'' mutluluk''avunmaktı.''Avunmak ''mutluluktu.
MUTLUYDU!
Aradan saatler geçmişti irkildi kadın korkmuşcasına...Yatağından doğruldu:Yağmur başlamıştı.
Hava mevsim normallerine dönmüştü,koca bir hiçlik kaplamıştı benliğini.
Neden sonra anladı:
Gözlerini kırpıştırarak açtı ovuşturdu.Geceden açık kalan televizyona ilişti gözleri
İstanbul gök gürültülü sağnak yağışlı,sel uyarısı yapılıyordu:
SEL OLDU AKTI GÖZLERİNDE Kİ MUTLULUK....
biraz uzun okur musunuz bilemem ama klavyesine aşık olduğum bu adamın yazısını paylaşmaktan kendimi alıkoyamıyorum.. hem eğlenceli falan okurken sıkılmazsınız.:biggrin: ıı şey bi de biraz küfürlü. :biggrin::biggrin:
yalnızın iptilasıdır yalnızlığı
koltuğun başına çenemi dayamış dışarıya bakıyorum. müthiş bir sessizlik var dışarıda, müthiş bir karanlık. fırtınanın yaprakları uyutmayışını seyrediyorum. pencereden sızan hafif rüzgarla biraz üşüyor, ürperiyorum. yalnızca yaprakların hışırtısı var, yeryüzü mühürlenmiş gibi. birden sokağa çıkmaya karar veriyorum. saat gecenin dördü. şimdi, geceye ayakkabımın tıkırtısı eklendi. evimin karşısındaki sokak lambasının cılız ışığı altında dikiliyor ve evime bakıyorum. pencerede kendimi görüyorum: koltuğun başına çenesini dayamış, sokağı izliyor. huzursuz oluyorum. belki caddede açık bir dükkan, insanlar, bir yaşam belirtisi vardır ümidiyle yürümek istiyorum. gitmeden tekrar bakıyorum pencereye, kendimi görüyorum. beni izlemiyor. garip. bir aşağı sokağa giriyorum; çok karanlık, sanki ruhlar bana dokunmadan dönüyor çevremde. sonra bir ses duyuyorum, hemen sol yanımdan geliyor; bir ihtiyar, kaldırımın kenarına çökmüş, başı ellerinin arasında öne arkaya sallanıyor. nasıl da fark etmedim? hırıltılı, inler gibi bir ses çıkarıyor; gülüyor mu yoksa ağlıyor mu anlayamıyorum. ne işi var burada? göz göze gelmemek için dua ediyorum. yavaşça kaldırıyor başını. aman allah'ım, göz bebekleri yok. ifadesizce izliyor beni. görür gibi bakıyor. yavaşça gülümseyerek, kızıl parmaklarıyla ardımı işaret ediyor, sesi hırıltılı: "arkana bak." tedirginim. yavaşça dönüyorum arkama. bir soytarı cüce. koşarak taklalar atıyor rengarenk kıyafetleriyle. ne zaman gelmişti? karanlık bir sokaktayım. eve gitmek istiyorum, yürüyemiyorum. sanki dünyada yalnızca üçümüz varız. ihtiyar, şu lanet cüce, bir de ben. evim çok mu uzaktı?
***
kan ter içinde uyandım.
işlerimin iyi gitmeyeceği hep başından bellidir zaten. yapacak başka şey bulamamamdan mütevellit; uzun zamandır görüşmediğim, yalnızca arada bir msn'de selamlaştığım bir arkadaşımın buluşma teklifini kabul ettim. öğleden sonra buluşacağız, kız arkadaşıyla gelecekmiş.
duşa girdim, bir şeyler atıştırdım, saçımı başımı düzeltip giyindikten sonra artık buluşma mevzuatına inceden geçiş yapalım dedim. abim de kendi arkadaşlarıyla buluşacak, önce onu bırakıp çocukların yanına geçicem. plan bu. abimle evin dışına çıktığımızda kapının önünde beni tek seven çocuk olarak tarihe geçecek olan (kucağıma aldığım koyveriyo zırıltıyı amına koyim) komşunun oğlu erdem yere oturmuş, bişeyleri ağzına götürüp duruyo. lan bi baktım, herif yerde ne kadar karınca var, haşere var, efendime söyleyim semender var (oh siktir) afiyetle yiyo. tık diye vurdum gafasına:
- napıyon lan sen? böcek mi yiyosun? bırak. la bırak.
- abi? enis abi? ditti?
- hee gitti enis abi. lan oğlum, sen böceği ısırmayacaksın, böcek seni ısıracak. konsepti yanlış anlamışın sen.
- ditti?
- hee ditti. bak erdemcim, gazetecilikte ilk öğretilen şey budur. adam köpeği sikerse haberdir, ama köpek adamı sikerse... evet, aslında o da habermiş. bak şöyle söylim. ııı, yeme yavrum o böceği. köpek sikilmez.
- ne biçim konuşuyosun lan çocuğun yanında?
- noolcak amına koyim? şimdi erdemcim...
- abi? enis abi? piç?
- ne ne ne? ne dedi lan bu?
- enis sen mi öğretiyosun lan bunları çocuğa?
- abi valla... siktir lan ne ben öğreticem?
- bak hala.
- enis abi piç?
- lan sussana oğlum. herif daha baba demeden enis abi piç demeyi öğrenmiş. kim öğretti lan bunu sana! (bebeyi sars)
- yürü lan manyak.
- kanımız yerde mi kalacak agabey! (abiyi sars)
- lan yürü oğlum.
- bi kısa marlboro vercen mi usta? (bakkalı sars). ııı pardon niyazi abi, yanlışlıkla şeyaptım. bi kısa marlboro. neden dumanı gözüme üfledin?
atladık arabaya, yardırarak gidiyoruz. fazlasıyla dalgın olmalıyım, abimin "dikkat dikkat dikkat!" diye haykırışıyla kendime gelip frene asıldım. yolun ortasında yaşlı bir herif, yavrum, gazete okuya okuya göt atıyor; arabaymış kamyonmuş troleybüsmüş, sikinde değil. normal şartlar altında her boka asabiyet yapan, tepki veren taraf benken, dünyanın en naif insanı olan abim bu olayda sazı eline almıştı. camdan yarı beline kadar sarkıp herife bas bas bağrıyor: "önüne baksana teyze! kör müsün!" ulan acaba hanginiz kör? herifin sakalı yeri süpürüyor, hala diyo ki "teyze kör müsün?" ulan hala gülüyorum. kırk yılın başı bi asabiyet yapıyım dedi, onu da bok etti.
şimdi aslında, benim ve çevremdekilerin genel olarak bir hitap sorunu yaşadığımızı düşünüyorum ben. henüz 18'ime adım attığım günlerde işemek üzere bir cami tuvaletine yöneldiğimde kapıda dikilen en az 80 yaşında, yaşayıp yaşamadığından dahi emin olmadığım bi herife "abi tuvalet paralı mı? ha abi?" gibi akla zarar sualler yöneltmiştim. ulan herif nuh tufanına şahitlik etmiş, yedinci baharını yaşıyor; ben ısrarla adamın abim olacak yaşta olduğuna ikna çabalarındayım. onu siktir et, sorunun saçmalığına bak. herif orada milletin bokunu yemek üzere beklemiyor herhalde, belli ki görevli. ayrıca altıma işemek üzereyken helanın paralı olup olmadığını sorgulayarak üçün beşin hesabını yapmam da efsaneymiş hakikaten, şu an fark ediyorum.
tabii bizden beterleri de var. o zaman 24 yaşında olan bir arkadaşım (olmaz olsun) dolmuşta inceden hoş bir kızımızın "çok sıcak oldu, camı açtırır mısınız?" minvalli ricası üzerine heyecandan ve uzun süre konuşmamış olmanın verdiği ses kontrolsüzlüğüyle önündeki kore gazisini dürterek "gardaş, camı açsana!" diye haykırarak kulaklarda bir hoş sada bırakmıştı. hani, kore gazisi dediğime bakma, aslında adam bizzat ilk güney kore cumhurbaşkanıydı. fotoğrafına şu linkten ulaşılabilir: http://bit.ly/bXxvLP (ayrıca fotoğraftan anlıyoruz ki, o dönem kore cumhurbaşkanı olmak için; 150 yaşında olmak, göz adı verilen gereksiz organı tamamen hayatından çıkarmış olmak, "tatmış ve beğenmiş" adını verebileceğimiz bir yüz ifadesine sahip olmak ve giyim kuşam itibariyle bağ-kur emeklisi olmak, adaylarda aranan başlıca şartlar imiş.) uzatmayalım, yeterince anladın sen zaten benim ve çevremdekilerin ne kadar enteresan insanlar olduğumuzu. mesela babam kumandadaki bütün tuşlara basarak trt'deki haberleri bulabileceğine inanan bi insan.
- lan oğlum gelin açın şu trt'yi ben beceremedim.
- baba o kumanda değil, tetris.
- haaa, ben de diyorum niye çubuk gelmiyo. aç trt'yi de haberleri şirinleyelim.
evet, ailemiz manyak.
***
mevzuya dönelim abiko. abimi arkadaşlarının yanına bıraktıktan sonra ben de bizim çocuk ve kız arkadaşıyla buluştum; oturduk yavaştan içiyoruz, muhabbet ediyoruz. fakat sorun şu ki; "uzun süre sevgili bulamamış, bulduktan sonra da manasızca götü kalkıp ona buna saran adam" (evet, var hakikaten böyle bir genellemeye tekabül eden insanlar) ile imtihan halindeyim mütemadiyen. bu adamlar bir anda ilişki uzmanı kesilirler, onun bunun sevgili bulamaması hakkında yorumlar yaparlar, civarında sevgilisi olmayan arkadaşlarında hata bulmaya çalışırlar vesaire. şahsım adına söylemem gerekirse bu noktaya kadar bu adamların beni taciz edebilecekleri bir durum olamaz, zira zaten sürekli olarak ya sevgilisi olan ya da birileriyle mutlaka flört halinde olan bi adamım. ha bunu "yalnız kalma korkusu" ile bağdaştırıp çok acayip psikolojik çözümlemelerde bulunacak kardeşlerim hiç merak buyurmasınlar, ben zaten ziyadesiyle yalnız bi adamım. her neyse, bu sonradan görme güruh sadece -her ne sebepten olursa olsun- sevgili yapamamış arkadaşlarına merhametsizce davranmak gibi mevzuatla da sınırlandırmazlar davranışlarını. dokunmamaları, girmemeleri gereken mevzuları yanında kız arkadaşlarının olmasının verdiği özgüvenle umarsızca ve yavşakça didiklerler, ki bana dokunan da işte bu mecradır. bu arkadaşımız da tam olarak bu bütün profilin nefis bir örneği. saatlerce kendi kaleminden sevgilisiyle "o kafayla alper asla sevgili bulamaz", "ben sanmıyorum ki kadir'in bi sevgilisi olabilsin" gibi son derece lümpen, adi ve kibirden ibaret muhabbetler dönerken ben çocuğu izliyordum. küçük burunlu, gözlüklü, biraz kilolu bir eleman. yakışıklı desen değil, karizmatik olabilmenin civarından geçmişliği yok, hani belki sevimli diyebilirsin (ki bence sevimlilik, bir erkeğin başına gelebilecek en talihsiz şeydir), başka bi olayı yok. evet, faça janti ama seninkisi at sikinde kelebek güzel kardeşim.
tabii mevzunun dönüp dolaşıp bana geleceğini tahmin edip erkenden kalkmak gerekiyordu, basiretimiz bağlandı. geçmişte yaşadığım o trajik ve dahi travmatik hadisenin köküne kadar farkında olmasına rağmen "hacım sen niye dikiş tutturamadın bi yerde yeaa? akıakı", "abi sen nolucan böyle? unutamadın mı lan yoksa? ahıaha", "aga senin işin de zor haaa. bak ben sana olayı söyleyim abi, birini sevicen, sonuna kadar o şekil devam edicen" gibi abuk subuk, sonu gelmeyen muhabbetleri uzattıkça içime kapanıyordum. her vuruşunda biraz daha gardım düşüyordu. gerçeği bu kadar yalın yüzüme tükürmesine bilerek ve isteyerek mi müsaade ediyordum? sonra, belki de alkolün etkisiyle içimden mırıldandığımı sandığım o sözler duyuluyor bu cehennem masada: yalnızın iptilasıdır yalnızlığı...
karşımdaki kız ifadesizce izliyor beni. görüyor gibi bakıyor. göz bebekleri yok gibi. sonra kırmızı ojeli parmaklarıyla biraz öteyi işaret ediyor gülerek: karşımdaki çocuk karnını tutuyor, gülmekten takla atacak gibi duruyor. yerimden doğrulup ellerimle avurdunu sıkıyorum, gülmeler kesiliyor. kalkıyorum masadan, yürüyorum. bir eski sevgili düşüyor aklıma. gittiğinden beri, bir yüzüm kırmızı.
***
kan ter içinde uyanıyorum. saat gecenin dördü. beni gerçekten duyuyor musunuz?
orijinali için: http://bit.ly/b93Joi
gloomy
28-08-2010, 08:15 PM
1)İnsanları kendim gibi zannediyorum hala!
2) İnsanları kendim gibi zannedip,kendim gibi ilgileniyorum hala!
3) Sevdiklerimi kendi yarattığım yalancı bir dünyada yalancı bir yere koyuyorum hala!
4) Sevdiklerim beni üzüyor hala!
5) Beni üzenleri çok seviyorum hala!
...6) Beni en çok üzeni çok özlüyorum hala!
7) Aptalım hala!
8) Kendimden memnunum hala!
9) Kalleş aşkıma gülümsüyorum hala!
10) Arkamdan iş çevirenlere ortak oluyorum hala!
11) Dostluklar yalanmış öğrenemedim hala!
12) Sevdiğimden sevdiğim için kaçıyorum hala!
13) Canım canımdan alınıyor ben sessizce izliyorum hala!
14) Yaşam formlarına rağmen ve inadına insanım hala!
15) Üzgünüm Annecim,Üzgünüm Babacım HAYATI ÖĞRENEMEDİM hala!
RÜZGAR
28-08-2010, 09:39 PM
Hz. Muhammed'in Hz. Ayşe'ye olan sevgisi..
Hz. Aişe, Peygamberimizle (asm) yeni evlenmişti.
Eşinin kendisini sevip sevmediğini merak etmekteydi ya da kendisini ne kadar ve nasıl sevdiğini...
Hz. Aişe bu düşüncesini Peygamber Efendimizle (asm) konuşmadan edemedi.
"Ey ALLAH'ın Resulü (asm), beni seviyor musun?"
"Evet, Ya Aişe, tabi seviyorum!"
Hz. Aişe dahasını da merak ediyordu, acaba nasıl seviyordu? Hemen sordu:
"Beni nasıl seviyorsun?"
Peygamberimiz (asm) sevgi şeklini tanımladı eşine:
"Kördüğüm gibi."
Bu cevap Hz. Aişe'yi çok sevindirdi, çünkü kördüğüm açılamazdı.
Açılmayan, bitmeyen sırlı bir sevgi demekti.
Alacağı cevap onu çok mutlu ettiği için, Hz. Aişe sık sık sorardı:
"Ey ALLAH'ın Resulü, kördüğüm ne âlemde?"
Peygamberimiz (asm), Hz. Aişe'yi memnun eden cevabı verirdi her defasında:
"İlk günkü gibi..."
_uLu_
29-08-2010, 09:48 PM
Olsun istersin…
Hatta olsun diye yapılması gerekenden daha da fazla üstelersin.
Aşktır; değer verirsin, ödün verirsin, sevgiden de öte saygı gösterirsin, olmayacak kaç şey varsa bir araya bile getirirsin…
Bakarsın, ne anlattığını anlayabilmiş (?) ne de çözüm için bi’şeyler yapma gayretinde.
İştir; sabahlarsın, “olsun” diye ailenden çaldığın zamanı oraya verirsin…
Dosttur; hayatta kimseyi dinlemediğin kadar dinler, kendine ayırmadığın onca şeyi “O’na” ayırmaya çalışırsın…
Sonra olayın içinden kendini çıkartır şöyle karşıdan yaptıklarına bir bakarsın… Bakarsın ki her şey başladığın gibi!
Olmuyorsa, olmuyordur!
Gönlün rahat mı?
Elinden geleni yaptın mı?
Cidden olmuyorsa zorlamayacaksın.
RÜZGAR
30-08-2010, 02:42 PM
Anneciğim..
Ak saçlı başını alıp eline,
Kara hülyalara dal anneciğim!
O titrek kalbini bahtın yeline,
Bir ince tüy gibi sal anneciğim!
Sanma bir gün geçer bu karanlıklar,
Gecenin ardında yine gece var;
Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar,
Yaşlı gözlerinle kal anneciğim!
Gözlerinde aksi bir derin hiçin,
Kanadın yayılmış, çırpınmak için;
Bu kış yolculuk var, diyorsa için,
Beni de beraber al anneciğim!...
(Necip Fazıl Kısakürek)
kelebek
30-08-2010, 03:53 PM
ÜÇ NOKTA...
Üç noktayı susmak mı zannettiniz siz?
Üç nokta, çok sey anlatılmak istenen ve anlatılan
Her bir noktanın zerreleri adedince birer nokta daha
Anlatılamayan, anlaşılamayan; insanın kendine de anlatamadığı, dinletemediği.
Üç nokta, araları bin yıllık mesafe
Pergelin iğneli ayağı bir nokta yüreğimizde; diğer ayağı, sabit kalemle konulmuş Diğer noktalar arasında gidip gelmekte;
Tekrar aynı noktaya dönmekte.
Üç noktayı susmak mı zannettiniz siz?
Üç nokta, söz geçirememek yüreğe, zincirlemeye çalışmak nefsi; günahtan kaçmak, günaha batmak
Üç nokta merhamet; sizin alınganlığınız, benim kırılganlığım
Olumsuzluk eklerinin yanlış okutulması.
Üç nokta, tereddüt kimi zaman, pervasızlik çoğu zaman
Üç nokta imkânsızlık, araları muamma.
Üç noktayı susmak mı zannettiniz siz?
Üç nokta, yüreği dinlemek ara sıra, konuşmaktan men etmek sık sık
Sevdayı çiçek gibi değil bir kurşun gibi taşımak; çiçek gibi
Taşıyamayacak olmak.
Üç nokta, İstanbul'u taşıyamamak, altında kalmak kâinatın
Yardım dilemek bir dosttan ve yine kendimize ihânetimizden
Ve de dostluğa,
Ağırlaştırmak yüreğimizde dostluğu çaresizce.
Üç noktayı susmak mı zannettiniz siz?
Üç nokta, konuşmak, hiç susmadan konuşmak kendi kendine
Bir cinnet üç nokta. Aklını sakınmak delirmekten,
Deliliğini korumak aklından
Ve şimdi üç nokta ağlamak bir Kur'an kıraatinde günahkârlığına
Ve de günahsızlığına; olmayan çârelerine, var olan çâresizliğine.
Üç noktayı susmak mı zannettiniz siz?
Üç nokta, mahkum olmak mesafelere; boyun eğmek nâfileye
Üç nokta, çâresiz çığlıklarla uyanmak rüyadan;
Açılmayan kapıları yumruklamak
Üç noktayı susmak mı zannettiniz siz?
Üç nokta bilmek yanlışlığı ve devam etmeyi istemek yanılmaya
Üç nokta yaşamak baska hayatlar için; yaşamaya mahkûm olmak diğerlerinin hayatını ve öldürmek kendininkini.
kbrclkblk
07-09-2010, 06:09 AM
Üzülme!..
Dert etme can!..
Görebiliyorsan, dokunabiliyorsan, nefes alabiliyorsan, yürüyebiliyorsan ne ...mutlu sana!..
...Elinde olmayanları söyleme bana...
Elinde olanlardan bahset can!… Üzülme!..
Geceler hep kimsesiz mi geçecek?..
Gidenler dönmeyecek mi?..
Yitirdiğin her ne ise; bir bakarsın yağmurlu bir gecede.. Veya bir bahar sabahında karşına çıkmış...
Bil ki güzellikler de var bu hayatta...
Gel Git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin?
Hüzün olgunlaştırır ,
Kaybetmek sabrı öğretir...
Mevlana..
RÜZGAR
14-09-2010, 08:15 PM
HER CANLIYA İYİLİK..
Bir adam yolda yürürken çok susadı..Yol üzerinde bir kuyuya inip su içti.. Suyunu içtikten sonra susuzluktan dili damağına yapışmış bir köpeğin yaklaştığını gördü.. Kendi kendisine (Bu köpekde çok susamış.) deyip köpeğe su içirdi.. Yüce Allah bu kişinin davranışından memnun kaldı..
Hz.Peygamber bu olayı anlattıktan sonra kendisini dinleyen sahabelerden bazıları: -Ey Allah'ın resulü, yani bize hayvanlara yaptığımız iylikler için de sevap var mıdır? diye sordular..
Peygamberimiz: -Evet, her canlıya yapılan iylikte sevap vardır.. diye buyurdu.
RÜZGAR
20-09-2010, 06:19 PM
Neden Evlilik Yüzüğü Yüzük Parmağına Takılır?
Neden evlilik yüzüğü yüzük parmağına takılır biliyor muydunuz?
Evlilik yüzüğü neden hep aynı parmağımızdadır da, neden işaret parmağı baş parmak ya da serçe parmak değil de neden yüzük parmağı...
Evlilik yüzüğünü ilk defa eski mısır prensesi Nefertiti takmıştır... o yıllardaki Tıbbın ne kadar ilerde olduğu ayrı bir tartışma konusudur ama yüzyıllar Sonra anlaşılmıştır ki direk kalbe giden tek damar evlilik yüzüğünü taktığımız Parmaktadır.. Başka hiç bir parmağımızdan direk kalbe giden bir damar yoktur...
Neden evlilik yüzüğü olduğunu biliyor musunuz neden bir kolye veya başka bir şey değil?
Çünkü eski Mısır’da yılan ölümsüzlüğü temsil edermiş yüzükte kuyruğunu ısırmış yılanın simgesidir evlilikler ölümsüz olsun diye takarlarmış...
kelebek
23-09-2010, 02:34 PM
KALEM VE KELAM
İki iyi dosttular. Yedikleri, içtiklerini bir tarafa bırakın; söyledikleri bile ayrı gitmezdi. Kelam ne söylerse, kalem yazardı; kalem ne yazmışsa, kelam onu söylerdi.
Her fani gibi onlarında arasına bir husumet girdi. Aslında çoktandır husumet onlara göz kırpmış, arada bir kulaklarına kötü sözler fısıldıyordu. Kelam ile kalem bu söyleyişlere aldırış etmiyordu. Dostluklarının ezeli ve ebedi olduğu vehmine kapılmışlardı. Vehmin başlı başına bir husumet olduğunun farkına varamadılar. Vehim, husumetin tohumudur. İyi veya kötü denilebilecek bir rengi yoktur. Bilemediler.
Kalem, her şeyi kolayca yazardı. Söz ne kadar güçlü ise kalem de o derece güçlüydü. Allah, tek kelamla şeytana “ İn oradan! Sen kovulmuşlardansın.” Buyurduğu zaman kalem bir çırpıda İblis’in alnına yapışmış, boşluğa mahal bırakmadan hükmü yazmıştı.
Geriye dönüp baktığı zaman hep o anı hatırlar ve ürperirdi. Hayatının en zorlu yazısıydı bu. “İn oradan!”. İblis’in alnına yazıyı yazarken dudaklarına ateş bulaşmış, dili yanmıştı. Hafif peltekliği bu yüzdendi. Bu durum ona tatlı bir söyleyiş kazandırıyordu. En azından en iyi dostu kelam böyle söylüyordu. Bazı kelimeleri yazarken zorlanıyor “ş” leri “s” ye , “r” leri “y” ye dönüştürüveriyordu. Kelam kalemin yazım yanlışlarını yüzüne vurmaz kusuruna bağışlardı.
Aradan yüzyıllar geçti. Ne kalem kelamsız olabildi ne de kelam kalemsiz. Kelam unutulmaktan çok korkardı. Dünyada her şeyden daha kıymetli olan bilinme arzusu benliğini yakıp kavuruyordu. Bu yüzden kalemi canından çok seviyordu. Kalem de, kelam da can bulduğu düşüncesiyle kelamsız bir dünya düşünemiyordu. Zira kalem için dünyada her şeyden daha kıymetli olan şey bilme arzusuydu.
Bilinmek ve bilmek! İşte evrenin yüzyıllardır süren serüveni …
********
“ İçimde bir sıkıntı var. Bir türlü söyleyemiyorum. Göğsüm daralıyor, nefes alamıyorum. Bugüne kadar böyle bir şey olmamıştı. Tüm sıkıntıları, sevinçleri, acıları dile getiren ben, bunu dile getiremiyorum.” Dedi kelam. Kalem, kelamın bu söylediklerini aynen yazdı. Kelam susunca kalem yazamadı. Bu bir kanundu ve hiç değişmedi. Başını sayfalarda gezdirdi kalem. Fakat hiçbir şey yazmadı. Satır atladı, sayfa atladı. Atladı, atladı, atladı …
Kelam’ın bu haline çok üzülüyordu. Fakat ne yazabilirdi ki. Bugüne kadar o söylemeden tek bir harf bile yazmamıştı. Kelam sustu, kalem sustu. Kelam hüzünlü gözlerle baktı arkadaşına. “ Ne güzel, ne narin bir dost. Keşke …” düşünmeyi bıraktı. Ağlamak istiyordu, ağladı. Gözyaşlarını kaleme, sayfalara akıttı. Kalemin canı yanıyordu. Sezinlediği bir şeyler vardı. Ama dillendiremiyordu. Arkadaşı uzun bir süredir bu haldeydi. “Acaba ne olmuştu?” Bu sorunun cevabını bilmek için, içi içini yiyordu. Söyleyip de yazmadığı bir şey mi vardı? Gözünden bir şey mi kaçırmıştı? Bunun olabileceğine ihtimal vermiyordu ama içini kemiren kuşkuyla yazdığı tüm yazılara geri döndü; İlk varolduğu güne… Kalemi bildiği güne …
Bir cümle gözüne takıldı. “ Varlığın bana ıstırap veriyor. Acı çekiyorum. Söylenmekten yoruldum.” Kalem, bu cümlede neden durduğunu anlayamamıştı. Bakındı, bakındı, bakındı. Cümleye düşen kurumuş bir damla gözyaşının harfleri dağıtmış olması dikkatini çekmişti.
Hatırlıyordu. Kelam söylenirken bir damla düşmüştü sayfaya. Acaba ağlıyor mu diye başını kaldırıp arkadaşına bakmıştı. Gözleri kızarmış, benzi solmuştu kelamın.
“ Ağlıyor musun yoksa “ diye sordu kalem. “ Hayır. Rüzgardan sanırım. Biraz rahatsızım” deyip meseleyi kapatmıştı. Fazla durmamıştı üzerinde. İnanmıştı.
Yazdıkları üzerinde ilerlemeye devam etti kalem. Bir cümle daha beyninin içinde raksetmeye başladı. “ Allah’ ım, bilinmek ne ağır bir imtihandır, anladım. Canım yanıyor., yüreğim…. Zavallı yüreğim. Ya Rab! Ne olur tut beni.” Kalemin yürek ucu cız etti.
Başka bir cümle. Hayır bir beyit ;
“ Beni candan usandırdı
Cefadan yar usanmaz mı?
Felekler yandı ahımdan
Muradım Şem’i yanmaz mı?”
Bu satırları okuduktan sonra durdu. Beyitte geçen “ ah “ kelimesinin koyu harflerle yazıldığını fark etmişti. Birden anımsadı. Kelam özellikle üzerinde durmuştu; ” Ah”’ ı koyu ve kalın yaz diye.
Başını gayrı ihtiyarı kaldırmış ve arkadaşına bakmıştı kalem. O anda iki dalga; hayır iki şimşek ; hayır iki dünya; hayır, hayır iki evren çarpıştı sanki. Kalem ilk günkü gibi ateşlendi. “ Anladın mı? “ diye sordu kelam. “ Şimdi bilinmek ateşine , bilme ateşi düştü. Seni şimdi biliyorum.” dedi. Kalem tutuşmaya devam ediyordu. Kendinden geçmiş, ne yaptığından bihaber, kelamdan hiçbir söz işitmemiş olmasına rağmen ilk kez söylenmeden yazdı. “ AH "
RÜZGAR
01-10-2010, 04:12 PM
ÇOCUK NE YAŞIYORSA ONU ÖĞRENİR..
Eğer, bir çocuk sürekli eleştirilmişse;
Kınamayı ve ayıplamayı öğrenir.
Eğer, bir çocuk kin ortamında büyümüşse;
Kavga etmeyi öğrenir.
Eğer, bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa;
Sıkılıp, utanmayı öğrenir.
Eğer, bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse;
Kendini suçlamayı öğrenir.
Eğer, bir çocuk hoşgörüyle yetiştirilmişse;
Sabırlı olmayı öğrenir.
Eğer, bir çocuk desteklenip, yüreklendirilmişse;
Kendine güven duymayı öğrenir.
Eğer, bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse;
Takdir etmeyi öğrenir.
Eğer, bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse;
Adil olmayı öğrenir.
Eğer, bir çocuk güven ortamı içinde yetişmişse;
İnançlı olmayı öğrenir.
Eğer, bir çocuk kabul ve onay görmüşse;
Kendini sevmeyi öğrenir.
Eğer, bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse;
Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir.
Dorothy Law Nolte
gloomy
11-10-2010, 09:56 PM
Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla suskun, Ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını...
Ve Hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına verdi, hakim...
"Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun...?"
Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı...
"Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."
Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda... Sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu, kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından... Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti. Herkes onu dinliyordu.. Yaşlı kadının gözleri doldu... Ve devam etti...
"Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez... 50 yıl önceydi... O çiçeği bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm.. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim... Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım... Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş dedilerdi... 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi... Ta ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş.. Uyuyakalmışım... Ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim... Hayatımı, umudumu her şeyimi verdim... Ondan hiç bir şey göremedim.. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim.... Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."
Hakim, yaşlı adama dönerek;
"Diyeceğin bir şey var mı baba" dedi.
Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi.
"Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadime'mi de orada tanıdım... Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim... O çiçeklerle doludur bahçesi... Kokusuna taptığım perişan eder yüreğimi... İlk evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm... Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi.. Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi... Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun... Lafım geçmedi... O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu... Ben ona gece sularsan geçer dedim.. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim... O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim... Her gece o çiçek ben oldum... Sanki... Ona bu yüzden tapabilirdim..." dedi adam o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...
"Her gece O yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu boşalttım... Sedef gece sulanmayı sevmez, hakim bey.. Geçen gece de... Yaşlılık.. Ben de uyanamadım.. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı amma, kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım.. Sesimi çıkartamadım..."
O an Mahkeme salonunda her şey sustu...
Ertesi sabah gazeteler "Sedef susuz kaldı" diye yine yalnızca neticeyi haber yaptılar.
gloomy
13-10-2010, 06:22 AM
Bağlanmayacaksın bir şeye
Öyle körü körüne
“O olmazsa yaşayamam” demeyeceksin
Demeyeceksin işte
Yaşarsın çünkü
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki
Çok sevmeyeceksin mesela
O daha az severse kırılırsın
Ve zaten genellikle o daha az sever seni
Senin O’nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen çok acımazsın
Çok sahiplenmeyince
Çok aitte olmazsın hem
Çalıştığın binayı
Masanı, telefonunu, kartvizitini
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları
Mesela kuzey yıldızı
Senin yıldızın olacak
“O benim” diyeceksin
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin..
Mesela gökkuşağı senin olacak
İllede bir şeye ait olacaksan,
Renklere ait olacaksın,
Mesela turuncuya,
Yada pembeye,
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden
Çok ait olmadan yaşayacaksın
Senin değillermiş gibi davranacaksın
Hem hiçbir şeyin olmazsa
Kaybetmekten de korkmazsın
Onlarsızda yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın
Çok eşyan olmayacak mesela evinde
Paldır küldür yürüyebileceksin
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat
İlişik yaşayacaksın
Ucundan tutarak..
CAN YÜCEL
hanci
15-10-2010, 10:49 PM
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
Ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.
Güller dizildi tepsiye
ama taştan fincan oyulamadı.
Sevdalara doyulamadı.
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
Haziran 1959
Nazım Hikmet Ran
DevilSmile
26-10-2010, 07:01 PM
http://www.greenpeace.org/turkey/get-involved/email-ueye-giri
Güzel bir reklam
Nuvola
14-11-2010, 07:42 PM
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı ögrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladim sevdiklerimi. ..
Ağladım.
Yaşamayı ögrendim.
Dogumun, hayatın bitmeye başladığı an oldugunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar oldugunu
ögrendim.
Zamanı ögrendim.
Yarıştım onunla…
Zamanla yarışılmayacagını,
zamanla barışılacağını, zamanla ögrendim…
Insanı ögrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler oldugunu…
Sonra da her insanın içinde
iyilik ve kötülük bulundugunu ögrendim.
Sevmeyi ögrendim.
Sonra güvenmeyi…
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı oldugunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kuruldugunu
ögrendim.
İnsan tenini ögrendim.
Sonra tenin altnda bir ruh bulundugunu. ..
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde oldugunu ögrendim..
Evreni ögrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını ögrendim.
Sonunda evreni aydinlatabilmek için önce çevreni
aydınlatabilmek gerektigin ögrendim.
Ekmeği ögrendim.
Sonra barış için ekmegin bolca üretilmesi gerektigini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
bolca üretmek kadar önemli oldugunu ögrendim.
Okumayı ögrendim.
Kendime yazıyı ögrettim sonra…
Ve bir süre sonra yazı, kendimi ögretti bana…
Gitmeyi ögrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi…
Daha da sonra kendime ragmen gitmeyi…
Dünyaya tek başına meydan okumayı ögrendim genç yaşta…
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektigi fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektigine aydım.
Düşünmeyi ögrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi ögrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yikarak düşünmek
oldugunu ögrendim.
Namusun önemini ögrendim evde…
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk oldugunu;
gerçek namusun, günah elinin altindayken, günaha el
sürmemek oldugunu ögrendim.
Gerçegi ögrendim bir gün…
Ve gerçegin acı oldugunu…
Sonra kararında acının, yemege oldugu kadar hayata da
lezzet kattığını ögrendim.
Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının
hayatı tadacağını öğrendim.
Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya …
Kalp durur …
Akıl unutur …
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur …
MEVLANA
hanci
15-11-2010, 03:32 PM
Dünya kirletilmişse,
Üstünüze sıçramış
Bir şey vardır mutlaka.
Benimki aşktan bir leke,
Kazındıkça kendini temize çeken
...Gizlice. Sürtündükçe kıvılcımlar saçan
Çakaralmaz renk cümbüşü işte.
Ya sizinki?
Ben vazgeçmeler ustasıyım.
Reddedemem önerinizi,
Paylaşalım elbette:
Lekeniz sizde kalsın,
Ben aşk’ı alırım sadece.
Dünya kirletilmişse,
Üstünüze sıçramış
Bir şey vardır mutlaka.
Benimki iki soluk arasında
Gelip geçen zaman.
Hangisi ölüm hangisi yaşam?
Ya sizinki?
Ben vazgeçmeler ustasıyım.
Yaşadığınız bir ömür değil mi?
Seçimi siz yapsanız, istediğiniz sahneyi seçseniz:
İster ilkincisi olsun ister sonuncusu fark etmez ki,
- Başarımızı arttıracaktır provalardaki performansınız -
Artanıyla yetinirim zaten ben, ilk gösteri için
siz önden buyrunuz lütfen!
Dünya kirletilmişse,
Üstünüze sıçramış
Bir şey vardır mutlaka.
Benimki korkusuz ve kuşkusuz bir aşk,
Başdöndürücü ve anısız,
Fısıldaşmaları dalgınlıklara takılı.
Ya sizinki?
Hala anlamadınız mı?
Demiştim:
Ben vazgeçmeler ustasıyım.
Aşk’ı bana terk etmiştiniz zaten,
Üstü...kalabilir sizde...
TUĞRUL ASİ BALKAR
...güzelmiş...
hanci
16-11-2010, 03:12 PM
Yollar uzun yollar ince
Yol kısalır aşk gelince
Yat kurban ol İsmail'ce
Bıçak senden incinmesin...
(günün anlam ve önemine de uygun oldu...)
gloomy
03-12-2010, 09:59 PM
Kısa pantolon Paslı Çakı Dizde Kabuk Bağlamış Yara
Kısa Çakı Paslı Pantolon Gözde Yarası Kalmış Kabuk
Nazlan
Sitem et
Kırıl bana
Beni geç vakit
Tek başıma suya yolla
bahçede yüzünü öteye çevir
Güle hayret ediyormuş gibi yap
Gülümseyerek konuş da başkalarıyla
Somurt avluda sadece ikimiz kalınca
Kızıp en sevecen adımlarla üst kata çık
En sevdiğim çiçeğin saksısı kaysın elinden
Derinleşsin ben içerledikçe ruhumdaki sakarlık
Yamru bastım iş değildi hake çakılmak bayırdan
Dağ sıra dağdı hangi haşin belden yol veresi
Gece hep süzüldü yukarıdan lakayt kehkeşan
Altımda beni hep yutmaya çağladı nehir
Yetişir heceleme(n) sök beni bir kere
En zoruma gideni yap hegame getir
Çel beni tökezlet tuttur çitlere
Ahla istida edecek ahval değil
Kim bana kıymazsan bilebilir
Dünya dedikleri samut küp
Acılar tıkandıkça bende
Hep seni seslendirir
İSMET ÖZEL
hanci
10-12-2010, 11:16 PM
dilsizler haberini kulaksız dinleyesi
dilsiz kulaksız sözün can gerek anlayası
dinlemeden anladık anlamadan eyledik
gerçek erin bu yolda yokluktur sermayesi
biz sevdik aşık olduk sevildik maşuk olduk
her dem yeni dirlikte sizden kim usanası
yetmişiki dilcedi araya sınır düştü
ol bakışı biz baktık yermedik am u hası
miskin yunus ol veli yerde gök dopdolu
her taş altında gizli bin imranoğlu musi
yunus emre
RÜZGAR
04-01-2011, 11:16 AM
Kertenkele..
Japon mimarlarından biri evini baştan aşağı yeniliyordu.. Tamirat esnasında söktüğü kapılardan birinin duvarla irtibatlı bölümünde, iç kısmında, iki tahta arsında sıkışıp kalmış bir kertenkele buldu.. Biraz daha dikkatle bakınca kertenkelenin canlı olduğunu fark etti..
Onu oradan kurtarmaya çalışırken bu kez kertenkelenin bir ayağından duvara çivilenmiş olduğunu gördü..
On yıl önce yapılan eve kapısı takılırken dışarıdan çakılan bir çivi, o an kapıyla duvar arasında bulunan kertenkelenin ayağına isabet etmiş olmalı diye düşündü Japon mimar..
Peki nasıl olmuştu da bu kertenkele, bir santim boyu bile kıpırdayamadığı bu karanlık duvar boşluğunda on yıldır canlı kalmayı başarmıştı?
Mimar, tamirat işlerini bir kenara bırakarak kertenkeleyi izleme ye başladı.. Bu kertenkelenin sadece havayla beslenmediğine göre, bunca yıl yaşamını nasıl sürdürebildiğini merak ediyordu...
Bir süre sonra duvar boşluğunda bir hareket oldu.. Japon mimar, nereden çıktığını fark edemediği başka bir kertenkelenin geldiğini gördü.. Gelen kertenkele, yerinden kıpırdayamayacak halde olana ağzında yiyecek taşıyordu..
Bu kertenkele diğerinin belki annesiydi, belki eşi, belki de arkadaşı kim bilir?..
Ama bilinen bir şey var ki, aralarındaki güçlü sevgi, birinin bıkıp usanmadan diğerini hayatta tutabilmek için ona yiyecek taşımasına neden olmuştu..
gloomy
05-02-2011, 10:40 PM
Keçiyi yardan uçuran
Bir tutam ottur.
Gözümün önüne geliyor keçi
Hala cıvıl cıvıl gözlerinin içi
Ağzında ecel yeşili...
...
gloomy
16-02-2011, 09:45 PM
Hiçbir şey daha kötü olamaz
Kötü biten bir aşk sonrasından
Ahrazlaşırsın, gölgelenir nesneler
Her telaş ıssızlık taşır biraz
...Kabahatli bir çocuk gibi çıkarsın
Sokağa, ki sokak puslu, alıngan
Kalbinden daha tenhadır dünya
Tenhadır sığındığın bütün kıyılar
Odan dağınıktır, tütün kokuyordur
Okusan da dilsizdir kitaplar
Bir fotoğraf düşer ansızın
Cam kesiği gülüşlerdir kanayan
Pencerende solgun bir ayışığı
Mahçup bir duruşla bakarsın
Susarsın. Sükût iyi gelir belki.
Ahmet Telli
Güzelmiş...
hanci
21-02-2011, 05:30 PM
Bir şey kaldı gecelerden birinde
Senden.
Öncesinde bilinmemiş birşey,
Silinmez bir ses gibi giden..
Kelimelerden büyük, kelimelerin içinde,
Bir şey kaldı senden
Yaşamalar'ın arasında kaçamaklı.
Veriliş rengi başka, alınış rengi başka..
Söylemeye vakit kalmadan
Dudakların altına bırakılmış bir şey.
Karanlıkların tam ortasında bir kırmızı nokta..
Gözlerce pırıl pırıl, ellerce saklı.
Bir şey kaldı, bir denizin kıyısında senden,
Bakışlarla yüklü, söylemelerle sessiz..
Seninle dolu, seninle sensiz bir şey..
Arandıkça bulunmamış yıllar yılı,
Bulundukça aramaklı.
Özdemir ASAF
Bu da güzelmiş...
gloomy
16-03-2011, 10:07 AM
Bırakın ince kavak seslerini şehrin içinde
paralar yaşlı kızların koynunda yatarken
bırakın köprülerin üstüne yağmur
ve basma perdelerden lânet bize.
Şaşılacak bir dünyada yaşamaktı; öğrendik
şimdi külçeler yüklüyüz şaşılacak bir biçimde
külçeler yüklüyüz ve çıkmak istiyoruz yokuşu
Sokaklar gittikçe katı bizim adımlarımıza
peşimizde bütün bahçeleri boşaltan ter kokusu
yankımız soyunup sevap rahatlığı alınan yataklarda
yürek elbet acıyor esvap değiştirirken
bizden artık akması beklenilen kan da aktı
kovulduk ölümün geniş resimlerinden.
Efsanelerden kovulduk
kan ve demir kelimeleri söyleyince
elbiseler içindeyiz, şehrin içinde
önümüz iliklenmiş, ayakkaplarımız bağlı
kimsenin uykusunun fesleğen koktuğu yok
altıkırkbeşte vapur ve sancı geç saatlerde
eski savaşçılar vesair geçmiyor bulutlardan
çiçek alıp eve götürüyoruz
bunun bir delilik olduğunu bile bile
en ıssız duyguların ucunda karakollar
asmaların altı tuzak ve tuzak caddelerde
külçeler yüklüyüz, çıkmak istiyoruz yokuşu
gözler kısılıp bakılıyor bize.
Biliniyor
bizim mahsustan yaşadığımız
biliniyor
şarkıların sırası bizde
biliniyor
hayat bizden razıdır
biliniyor;
Otların sarardığı yerlerde güneş,
Kurşunun değdiği tende heves kalmıştır
MaNYeTiK...
28-03-2011, 09:17 AM
Telefon çaldı. Okul müdürü açtı.İncecik
bir çocuk sesi:
- Müdür bey,bizim oğlan bugün okula
gelmeyecek. Biraz hastalandı da...
- Peki, siz kimsiniz ?
...- Ben mi..Babam...:lol:
330
Altı yaşımdayken, bir gün "Yaşanmış Olaylar" adlı bir kitapta çok etkileyici bir resim gördüm: Balta girmemiş ormanlarda bir boa yılanının bir hayvanı nasıl yuttuğunu gösteriyordu. İşte, resmin kopyası yukarda.
Kitapta şöyle deniyordu: "Boa yılanları avlarını olduğu gibi, hiç çiğnemeden yutarlar. Sonra da kımıldayamaz hale gelirler, yediklerini sindirmek için altı ay süreyle uyurlar."
O zamanlar, büyük balta girmemiş ormanlarda olup bitenler üstüne çok kafa yordum. Sonra da renkli kalemlere sarılarak, hayatımın ilk resmini çizmeyi başardım. İşte 1 numaralı resmim. Şöyle idi:
331
Bu şaheserimi büyüklere gösterdim, korkmuyor musunuz, diye sordum.
- Niye korkalım? Şapkadan korkulmaz ki! dediler.
Oysa ben şapka çizmemiştim, yuttuğu fili sindiren bir boa yılanı çizmiştim. Baktım ki büyükler resmimi anlamıyor, boa yılanının içini çizeyim de anlasınlar bari dedim. Büyükler öyledir işte, anlatmazsan, anlamaz onlar. 2 numaralı resmim şöyle oldu:
332
Büyükler bu kez, boa yılanını içten ve dıştan gösteren vazgeçmemi, coğrafya, tarih, matematik ve dilbilgisiyle uğraşmamı salık verdiler. Böylece, başarılı bir ressam olmak yolunu tutmuşken, altı yaşında bu meslekten ayrılmak zorunda kaldım. Ne yapayım? 1 ve 2 numaralı resimlerimin beğenilmemesi hevesimi kırmıştı. Büyükler hiçbir şeyi kendi kendilerine anlayamazlar. Onlara durmadan her şeyi anlatmak da çocuklar için yorucudur.
Ben de ister istemez başka bir meslek seçtim. Uçak kullanmasını öğrenip pilot oldum. dünyada birçok yerlere uçtum. evet, coğrafyanın bana çok faydası dokundu. Bir bakışta Çin'i Arizona'dan ayırt edebiliyordum. Gece karanlığında insan yolunun şaşırdı mı, çok işe yarar bu bilgi.
Hayatım boyunca, aklı başında birçok insanla ilişki kurdum. Büyükler arasında çok yaşadım. Yakından tanıdım onları. Ama görüşüm pek değişmedi, daha parlak olmadı.
Kafası biraz işler görünen birine rastladım mı, ona, hep yanımda taşıdığım 1 numaralı resmi gösteriri, denerdim onu. Dur bakalım, derdim kendi kendime, bu adam gerçekten anlayışlı mı, değil mi? Ama ben "Bu nedir?" deyince, her gören: "Şapka" diyordu. O zaman da boa yılanlarından , balta girmemiş ormanlardan, yıldızlardan söz etmez, ona ayak uydururdum; briçten, golftan, politikadan, kravattan söz ederdim. O da , aman ne akıllı bir adam tanıdım , diye sevinirdi.
Nuvola
30-05-2011, 11:20 AM
Kadınların Bilmesi Gereken 25 Şey
Geçen gece kızlarla evde toplandık...
Eh kız toplantısı bu, güvenli hava sahası!
Herkes eteğindeki taşları döker, erkek kısmı didik didik edilir, akıllar verilir, akıllar alınır, kimi zaman sözler uçar, gözyaşı kalır...
Eğer gerçek kız arkadaşların toplantısıysa bu; süslü cümleler sökmez, 'yıkılmadım ayaktayım' havalarını kimse yemez, kahveler içilir fallar bakılır da gerçek gizlenemez.
İşte o gecenin ardından aldığım notlar. İşte itinayla çıkarttığım maddeler...
Hem benim kızlar için, hem siz kızlar için.
Sakın unutmayın diye, aklınızdan çıkmasın diye...
1. Unutma! Sen değerlisin.
Çalışsan da çalışmasan da... Ünlü olsan da olmasan da... O erkek seni istese de istemese de... Sen sen olduğun için bi'tanesin.
2. Kadın olmanın tadını çıkartmalısın.
Biraz şefkat, biraz anaçlık, biraz dişilik, biraz seksilik, bolca zeka ve altıncı his... Sen şahanesin!
MUTLULUK SENİN İÇİNDE
3. Göbeğin çıktı diye, 36 bedenden çok uzaksın diye, saçların o reklamlardaki kız gibi dalgalanmıyor diye eksik değilsin.
4. Kendine güvenin en büyük silahındır ve o en derinlerinden gelen ışıl ışıl gülümsemen tabii ki.
5. Biliyorum adettendir ama sonuca varamadığın, sadece bünyeni hırpaladığın o konuyu 50 kere konuşmana, tartışmana gerek yok.
Olmuyorsa, üstünü çizip devam etmelisin.
6. Yaptıklarından suçluluk duyarak vakit kaybetmemelisin.
Yapamadıklarını listeleyip isteklerini gözden geçirmek suretiyle adımlar atarsan daha mutlu olabilirsin.
7. Hiçbir evlilik, hiçbir olması gerek şov, sana öğretilmiş hiçbir mecburiyet alın yazın değildir.
Kocan tek çıkışın, hayat zaferin değildir.
8. Uzaklarda arama sakın; en büyük mutluluk sendedir.
9. Aşkından gebersen de sınırlarını bilmelisin. Sınır neresidir? Sana saygısızlık yaptığı yerdir. Buna asla izin verme!
10. Sen kendine ne değer biçersen, sen kendine nasıl davranırsan; herkes sana öyle davranır. Asla ama asla kendini küçümseme.
HERKESE 'SEVGİLİM' DEME
11. Evde oturup derdine yanma.
Kaderini birine, bir kuruma, bir konuma bağlama.
Kaderin senin ellerinde, bunu sakın atlama!
12. Eski sevgili adı üstünde 'eski'dir...
Senin yeni dünyanı bulandırmasına izin verme.
13. Yeniden seveceksin, çok da sevileceksin. Kimse son değil, bunu bileceksin.
14. Dünyanın kanunu bu; düşündüğünü çekersin. Allah rızası için kurup durma, senaryolar yazma!
15. Sevgilini çok sevmelisin. Öyle herkese 'sevgili' dememelisin.
Fakaaat çok sevmen demek, kendini ayaklar altına alman demek değildir. Bir kadın gerekirse, severken de gidebilir değil mi?
HER ŞEYİN ŞIK OLSUN
16. Her şeyin şık olsun. Ruhun, bedenin, kıyafetin, sevişin, terk edişin, dostluğun, sevgililiğin... Kadınlık şıklık demektir.
17. Başka kadınları kafana takmaktan vazgeç! Onlar sen olamaz, sen de onlar... Her kadın kendine özeldir, her kadın dibine kadar özeldir.
18. Kız arkadaşların önemlidir, en kıymetlilerindir ama onları seçmeyi bileceksin. Kadın kadının kurdudur, bir kenara not edeceksin.
Sadece kötü gününde değil, başarında, mutluluğunda da yanında olan, yüreğini ortaya koyan arkadaşlarından asla vazgeçmeyeceksin.
19. Erkekler çocuktur. Nokta!
Çocuğunu hem sevecek hem kızacak, icap ederse küsecek, cezasını vereceksin.
SEN ÖZELSİN BUNU UNUTMA!
20. Seni bırakıp gidebilenin arkasından gözyaşı dökmeyeceksin.
Aramazsa aramasın be!
21. Sevginin, aşkın ne demek olduğunu anlamayan bir adamın vizesini keseceksin!!
22. Sen renklisin, sen beceriklisin, sen erkeğin mutlu olma sebebisin, sen başlangıçsın, sen sonsun...
Mecbursun, bunu fark edeceksin!
23. Her şey bir karar vermene bakar. Sabır bazen gerekli, bazen gereksizdir. Ayrımı yapabilmelisin.
24. Yapamayacağın şey yok.
Gidemeyeceğin yer yok. Sana kapalı olabilecek kapı yok! Şu an silkelenip kendine geleceksin!
25. Tekrar söylüyorum, kafana kazı istiyorum; SEN ÖZELSİN, SEN Bİ'TANESİN, ÖNCE KENDİ DEĞERİNİ BİLECEKSİN!!!!
DevilSmile
30-05-2011, 05:44 PM
Yukarıdakini okuyunca bu şarkıyı hemen altında paylaşmak istedim :P:
http://www.youtube.com/watch?v=hYleoMZD-Qg&feature=related
Nuvola
30-05-2011, 06:45 PM
Esefle kınadım:mad:
DevilSmile
31-05-2011, 05:25 PM
Ama benim suçum yok ki. Tam okuyordum sonlara doğru içten içe bu şarkıyı duyar oldum :smile:
gloomy
03-06-2011, 06:18 AM
(Bugün günlerden hiç benim adım yok. Kanatlanıyor içimden binlerce siyah kelebek. Savruluyor rüzgârda yaprak gibi
Kalbim, uzaklarda bir yerde. Kalbim kayıp.)
Sessiz, yorgun, ağır, gözkapaklarım kapanıyor yine… Yine…
(Karanlığa dokunabiliyor sanki ellerim.)
Yıkık, dökük, bu şehrin duvarları birer birer üstüme yıkılıyor yine…
(Sadece sesler duyuyorum..)
Yine…
(Ayak sesleri uzaklarda..)
Kuş sürüleri terk ederken bu şehri, ardında yoksul ve kimsesiz çocuk gibi bırakıyor yine…
(Susuyorum.)
Yine…
(Sessizlik keskin..)
Ve sonbahar sinsice yaklaşarak peşinde köpek gibi bir yalnızlığı üstüme sürüklüyor yine…
(Bekliyorum)
Yine…
(Beklemek keskin)
Sözler hep yalan! Yeminleri unut!
Bir veda bir sebepsiz tokat gibi çarpıyor yine…
(Burdan gitmem gerek)
Yüzüme…
Şarkılar yalan! Duyduklarını unut!
Bir hikaye rüzgarın ellerinde savruluyor yine…
(Herşeyi unutmam gerek)
Yine!
Kestim! Akıttım! Damarlarımdaki kanımda akan o kirli siyah yalanları!
(Acımıyor bileklerim)
Olmadı!
(Acımıyor hiç)
Sildim! Çıkardım! Yüzümden kazıdım yüzüme çizdiğin o siyah derin yazıları!
(Acımıyor ellerim avuçlarım)
Olmadı!
(Acıtmıyor hiçbirşey)
Kustum! Tükürdüm içimde senden kalan o keskin o acıtan hatıraları!
(Acımıyor tenim, ve acımıyor)
Olmadı!
(Dokunduğun yerler)
Söktün! Defalarca diktim o küçük ellerinle açtığın ve sızlayan bütün yaralarımı!
(Acımıyor artık kalbim)
Olmadı!
(Kalbim)
Bana ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın çocuk!
(Sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki ellerimin izlerini.)
Niye yaptın… Niye yaptın… Niye yaptın ahh çocuk!
(Sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki kaderimin sökülüşünü.)
Bana ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın çocuk!
(Sadece sessizce durup öylece izlemek istedim bir meleğin ellerindeki kalbimi.)
Niye yaptın… Niye yaptın… Niye yaptın ahh çocuk!
(Sadece öylece durup sessizce izlemeyi istedim, sadece bir meleği sevmeyi.)
Göremiyorum, duyamıyorum artık dokunamıyorum çocuk!
(Hep bir şey eksik gibi ve hep bir şey yarım ve hep bir şey yok artık sanki.)
Anlatamıyorum anlatamıyorum artık ağlayamıyorum çocuk!
(Ne bir ışık var ne de bir şarkı artık sokaklarında bu kaybetmiş şehrin)
İnanmıyorum inanmıyorum artık inanamıyorum çocuk!
(Ne bir isim var duvarlarında, ahh ne de okunabilen bir cümle.)
Bilmiyorum bilmiyorum artık sevemiyorum çocuk!
(Sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki ölümümü.)
Ne yağmur, ne kar, ne yüzüme vuran rüzgar, canımı yakan acıtan sonbahar, daha dinmedi çocuk!
(Öyle beyaz)
Seni silmedi çocuk!
(Öyle maviydi ki)
Alev alev yanan kirpiklerinde saçılan kıvılcımlarınla başlayan bu yangın daha sönmedi çocuk!
(Öyle güzeldi ki ve öyle..)
Sönemedi çocuk!
(Öyle masum ama… )
Bu viran şehirde, bu viran hikaye henüz bitmedi!
Bitmedi bitmedi bitmedi çocuk!
(Öyle yanlış öyle…)
Bitemedi çocuk!
(Öyle yanlış ki ve öyle… )
Bu aciz şarkılar, bu aciz dualar seni geri getirmedi getirmedi getirmedi çocuk!
(ve öyle çocuk)
Dönmedin çocuk!
(Kalbim…)
Bana ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın çocuk!
(Tüm maviler kirli şimdi ve tüm beyazlar utanç içinde ve sadece uyumak)
Bunu niye yaptın… Niye yaptın… Niye yaptın… Niye yaptın çocuk!?
(Uyumak istiyorum… )
hanci
03-06-2011, 09:28 PM
yazı güzel bişi... muhim yaşamak gibi...anlamak ölmek gibi...
hanci
08-07-2011, 11:00 PM
O bir çay istemişti, trenin içinde
Biz tren yolcusuyduk, çölün içinde
Ben yalnız kalmıştım, senin içinde
Oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni!
...Aşkı geçtik, gözlerini açabilirsin.
O bir dile sığınmıştı, sözü içinde
Yolu yoluma çıkmıştı, çölü içinde
Ben eski kalmıştım, senin içinde
Oysa kaç çocuğun yerine övmüştüm seni!
Düşü geçtik, kendine bakabilirsin.
O bir bende kırılmıştı, hayli içimde
Issız otağ kurulmuştu, canım içinde
Oysa kaç bahçe yerine açmıştım seni!
Kimi geçtik, kimseye sorabilirsin.
Haydar Ergülen
güzelmiş...
gloomy
29-07-2011, 10:10 AM
Artık daha fazla böyle yaşayamazdı. İçindeki o sadece ve sadece kendisine ait olan özü ortaya çıkarmak ve onu yaşatmak istiyordu. Çünkü böyle, birden fazla ve kendisinin olmayan ve gerçek mi sahte mi olduğunun ayırdına varamadığı kişilikleri taşıyordu, sıkıntılı bir yük gibi... Peki, gerçek ve sadece ona ait bir özü var mıydı onun? Varsa neredeydi ve kimdi o? Öylesine çok maske kullanmış, öylesine çok değişik kalıplara girmiş, şekil değiştirmek zorunda kalmıştı ki, gerçek niteliğini yitirmiş olarak duruyordu. Belki de hiç olmadığı korkusuna kapılıyordu arada bir. Sık sık o gerçek özünü bulabilmek, ona ulaşabilmek için eve kapanıyor, günlerce hiçbir arkadaşını, yakınını aramıyordu. Kendisine yeni bir koza örmeliydi ve gerçek özünü bulduğunu sanıp, 'artık insanların içine çıkabilirim, onları gerçek kişiliğimle görüp, hissedebilirim' diye düşünüyor, yanlarına sevgi ve hasretle koşuyor, ama biraz konuştuktan sonra, konuşmanın yine kendisine ait bir öz olmadığını görüyordu. Bir başkasıydı sanki o. Ya da kimseye ait olmayan birinin özüydü taşıdığı. Unutulmuş, tesadüfen bulunmuş ya da korkudan, kaygıdan alelacele oluşturulmuş yapma bir şeydi. O ânı kotarması için, ilişkileri geçiştirebilmek, kendini orada o an için var edebilmek için yarattığı sahte bir kişilikti sanki...
Bu yüzden arkadaşlarına dostlarına sevgiyle, umutla koşar, sonra da yapma kişiliğinin yarattığı sıkıntı, tatsızlık, boşluk belli belirsiz bir kasvet duygusuyla yeniden gerçek özünü bulmak için evine, odasına dönerdi. Yine olmamıştı. İçindeki o gerçek öz, eğer bir ara var olmuşsa onu belki de sonsuza kadar terk etmiş, onu böyle öksüz, hep doyumsuz, geçicilik ve kenarda kalmış olma duygularıyla bırakmıştı. Bu hep geçicilik duygusuna, şu anlamsızlık duygusuna daha fazla dayanamazdı. Bir gün gerçek kendisiyle buluşacaktı. Bu tutkuyla bekleyiş, ona geçmişte bir ara, belki çok kısa bir süre bu özle birlikte yaşadığı inancını veriyordu. 'O vardı ki ben onu böylesine çok özlüyorum' diyordu... Şimdiyse 'binlerce hiç kimseydi'. Tek başına bile değildi. Çünkü tek başına olmak bir sağlam varoluştu ve bakım isteyen bir şeydi. 'Tek başınalık bir şans'tı.
Yalnız bile olamadığı, bir hiç kimse olduğu için bu yüzden kim gerçek dostu, kim düşmanı, kim onu seven, kim katili, asla içtenlikle anlayamıyordu, algılayamıyordu. İşte bu yüzden onu gerçekten sevenleri göremiyor, onu pek de ciddiye almayanlara çok yakınlık duyduğunu sanıyordu. Çoğu kez sevgisinden ve nefretinden emin olamadığı için hep endişeler ve kaygılar içinde ve güvensizlik duygularıyla yaşıyordu.
Hep bir doyum arıyor, ama yine hep açlık hissediyordu. Kahramanlık yapmak, cesur serüvenler yaşamak istiyor, ama korkuları buna izin vermiyordu. Hep o sahte kimliklerinin tümünden kurtulup çılgın ve başıboş bir aşk yaşamak istiyor, sonunda güvenli, ancak sıkıntılı, coşkusuz, tekdüze ilişkilere saplanıp kalıyordu...
Cezmi Ersöz
DevilSmile
14-08-2011, 12:59 PM
Sana anlattıklarım neleri susuyor bir bilsen
Ve anlatmadıklarım neleri söylüyor
Boğazımı yırtarcasına susuyorum
Ya verilmekten yıpranan cevaplardayım
Ya sorulmamaktan solan sorularda
Sen ıslatmasını bilmeyen bir yağmur oldun her akşam
Ben ıslanmasını bilmeyen ahmak
Bu yüzden aşık olamadık sırılsıklam
Pimi çekilmiş coğrafyalarda
Zaman ayarlı bir aşkın en tesirsiz parçasıydım
Ve ben günah şeridinde hatalı sonlanandım
Az gittim
Uz bittim
Hiç geldim!
Uyurken bile uykusuzluk akan gözlerinde
Kaçan trenlerin hesabını istasyonlara kesen
Kalabalıkta unutulmuş bir yalnızdım
Kendine kaçak yolcular bindiren...
Her yolcuda kendine yakalanan!
"Kalbime girmek teklikeli ve yasaktır" larla
Yaşamamaya kalkışıyorsun hayata
Ve ben
Senden yırtılma bir yelkenle
Aynı yöne gittikçe
Aynı yere geldim
Sonumu baştan yazdım;
İçimde hala bana ilk aldığın acım!
Gece, sabahı da siyah kusuyor üstüme
Aklıma yaprakların dökülüyor
Bugün aklımda sen vardın;
Aklımı karıştırmadım!
Artık biliyorum
Aşk bir intihar saldırısıdır; yalnızca iki kişinin öldüğü!
Aşka nişan alıp ayrılığı ıskalayan acemi
Hala gözlerinde kalp kapaklarım
Seni almadan içinden nasıl giderim?
Ve sen kaç kez bu hırsla sevildin
Koca koca kışları;
Kısa kısa şubatları biriktirdin...
Susku sınanmamış bir ustura gibidir
Susardın
İç denizine sığınmış gemileri yakan bir limandın
"Bak şimdi gönülsüz gittiler senden;
Gönlünü çaldıkların !!!"
Yazmadıklarından korkarsın en çok yaşadığın hiçbir şey de
Ve adın gibi bilirsin;
Aramayı unutan bulmayı öğrenemez
Bugünler dünlerinden utanıyorsa
Hiç yarın olamayacaklar
Şimdi ne bugünsün ne de yarın
Olsa olsa sadece bir yarım;
Ya da eksilen yanım!
An kaybından ölen zaman
Senden daha katilini bulamadı kendine
Gelseydin eğer kendimi bile kovardım yanımdan
Gelmedin yine kendimsiz kaldım ardından...
Dünyanın bütün dillerinde sustum ve bir şair bıraktın geride
Ekmeğini aşktan çıkaran!
Sus'talı bir aşk seninki
Sesinle çıplaklaşıp suskunluğumla giyiniyorum
Korunak sandığım tüm senlerde
İçimde yoktan başka bir şey kalmadı
Ruh ölünce cesedi beden taşıyor sırtında
İki büklüm acılarla
Patlasam her yere acı sıçrayacak biliyorum
Patlamamaya hazır bir bomba oluyorum
Ben mi çok yorgundum sen mi çok dinç?
Bende mi eksikti
Sen de mi fazlaydı sevinç?
Dilsizler yalan söyleyemez anladım,
Ya ben konuşamadım
Ya sen sağırdın!
Her şeye rağmen bana öyle çok sığdın ki
İçimde kimseye yer bırakmadın
Bildiğim; Ağaç misali toprağa bağlandıkça gökyüzüne uzamak
Çelişkim; Giden bir tren de kalanların şarkısını haykırmak
Hangi dil kendini kandırabilir ki?
Aşk bir suç değil mi;
Her defasında kendini ihbar edip yakalatan.
Ve en saf ihanet, kendi ihanetine kanan
Senin gibiler vakitsiz susan aşkı severler
Seni bu kör kuyulardan salan neyin şarkısıysa
Gözlerinin kahvesinden içtiğimde oydu
Şimdi
Eksilen her yanıma adını verdim
Bu yüzden güzelim ben
Dudağını düğümlediğim fırtınaları kopardım sonunda
bir bardak suda
Ben ancı sen soncu
"Sana dayanamadı bıçak kemiğe dayandığı kadar"
Elbette unuturum sonunda
En fazla bir mevsim ağlarım
Alışırım yalancı baharlara ama;
Ama yine de biri beni kandırsın yokluğunda
Sen bu şiiri okurken ben başka bir şiir de olacağım
Başkasının kollarında da senin yollarını adımlamak varmış meğer
Sana anlattıklarım ne çok şey susuyor
Ve sustuklarım neler söylüyor
Gittin değil mi?
Şimdi ne desem kar yağıyor
Kahraman Tazeoğlu
DevilSmile
06-09-2011, 07:23 PM
özlemek..Onun haberi olmadan,kalbin sıkışarak özlemek..Yanlış olduğunu bilerek özlemek..Hem özlemek hem de merak etmek..
RÜZGAR
07-09-2011, 07:21 PM
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladim sevdiklerimi. ..
Ağladım.
Yaşamayı öğrendim.
Dogumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu
öğrendim.
Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla…
Zamanla yarışılmayacagını,
zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim…
İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu…
Sonra da her insanın içinde
iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi…
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu
ögrendim.
İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altnda bir ruh bulundugunu. ..
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde oldugunu ögrendim..
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni
aydınlatabilmek gerektigin öğrendim.
Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
bolca üretmek kadar önemli oldugunu öğrendim.
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra…
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi…
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta…
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek
oldugunu öğrendim.
Namusun önemini öğrendim evde…
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk oldugunu;
gerçek namusun, günah elinin altindayken, günaha el
sürmemek oldugunu ögrendim.
Gerçegi öğrendim bir gün…
Ve gerçeğin acı oldugunu…
Sonra kararında acının, yemeğe oldugu kadar hayata da
lezzet kattığını öğrendim.
Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının
hayatı tadacağını öğrendim.
Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya …
Kalp durur …
Akıl unutur …
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur …
(Hz.Mevlana Celaleddin Rumi)
hanci
22-10-2011, 09:26 AM
Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim
Güneşi bahardan koparıp
Aşkın bu en onulmazından koparıp
Bir tuz bulutu gibi
Savuran yüreğime
Ah uzatma dünya sürgünümü benim
Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil
Ayaklarımdan belli
Lambalar eğri
Aynalar akrep meleği
Zaman çarpılmış atın son hayali
Ev miras değil mirasın hayaleti
Ey gönlümün doğurduğu
Büyüttüğü emzirdiği
Kuş tüyünden
Ve kuş sütünden
Geceler ve gündüzlerde
İnsanlığa anıt gibi yükselttiği
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkıs'ın
Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin
Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
Ey gönüllerin en yumuşağı en derini
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Yıllar geçti saban olumsuz iz bıraktı toprakta
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında
Çatı katlarında bodrum katlarında
Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
Hep Kanlıca'da Emirgan'da
Kandilli'nin kurşuni şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Ey çağdaş Kudüs (Meryem)
Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında
Köle gibi satıldım pazarlar pazarında
Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında
Senin hayallerinle yandım düşlerin civarında
Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında
Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
Verilmemiş hesapların korkusuyla
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Sezai Karakoç
güzel şiir eskimesi eksilmesine sebebiyet vermese gerek...
gloomy
01-11-2011, 10:43 PM
Yaşamında en zor işin, kendi yolunu yürümek olacak
– ve, ilişkin olan, önem ve deger verdigin kişilere, bunu
anlatmak:
Yaşamının, yaşadıgın kadarıyla,
yalnızca senin yaşamın oldugunu; aynı şeyin
onlar için de geçerli oldugunu; ilişkide olmanın da,
bu temel gerekliligi engellemedigini,
engellememesi
gerektigini...
Ama anlatamayacaksın ki...
---Çünkü, daha kendin bile geregince
anlamamış olacaksın bunu... Yaşarken, başkalarının yaşadıklarını gördüklerin,
senin yaşamına teget geçen şeyler olacak :
senin yaşadıkların da, başkalarının yaşadıklarına
dik gelen...Öyle ki, başkaları hep geçecek
sen gelirken.
Gelip geçici olacak yaşamın
-- başkalarının yaşamları da (senin icin) geçip gelici;
ama, sonradan, tabii, yine,
gelip geçici...
Başkalarına dik gelenler senden teget geçecek
-- ve tersi: başkalarına teget gelenler,
sana dik...
Yaşamında, en cok yakınlaşma istegi duyacagın kişiler,
senden uzaklaşma gereksinimini en cok duyan kişiler
olacaklar.
yaşamda kimse paylaşmayacak -paylaşamayacak- senin tutkularını: onları, hep, yaşayıp, yaşayıp, unutacaksın.
yalnız, yaşayacaksın;
yalnız yaşayacaksın...
gloomy
12-02-2012, 12:37 PM
Bu hayatta herkesin layık olduğu bir vitrin rafı var.
Her an görmekten, birlikte bir şeyler paylaşmaktan hoşlandıklarını, senin için en önemlileri ön sıradaki raflarda tutuyorsun. Kıymetlilerin oluyor onlar senin…
Daha az önemliler, hatta önemsizler ise daha arka raflarda duruyor.
...
Zira değer vermediklerini önlerde tutup sürekli göz önünde bulundurarak asabını bozmak istemiyorsun.
Aslında onların seni üzmesi pek de mümkün olmuyor. Yaptıklarını umursamıyorsun bile.
Oysa kendini yakın hissettiğin, her şeyini paylaştığın insanlar her daim hayatında kalsın, hep aynı rafta yer alsın istiyorsun.
Sen istiyorsun istemesine ama, onlar istemiyorsa…
Biliyorlar yumuşak karnını, nasıl davranırlarsa seni daha çok kıracaklarını.
Savunmasız yanlarını…
Önem verdiklerini… Vermediklerini…
Parmaklarını sallıyorlar mesela seninle konuşurken. Kaç yaşında olduğunu umursamadan.
Sonra… Seslerini yükseltiyorlar.
Söyleyeceklerini art arda sıralayıp sen konuşurken kapıyı çarpıp çıkıyorlar arkalarında nasıl kırık bir kalp bıraktıklarını bile umursamadan.
Sana “konuşma” diyorlar yani. “Sesini bile duymak istemiyorum.”
Susturuyorlar seni.
Tehditler savuruyorlar seni incitmek, gözünü korkutmak için.
“Ben böyle istiyorum kendi adıma, canın isterse” tavrını takınıyorlar.
Küçücük bir kız çocuğu oluyorsun o anda kadınlığından sıyrılıp; onlar azarlarken seni.
Duymaktan en nefret edeceğin şeyleri söylemekten geri kalmıyorlar.
Özellikle söylemekten geri kalmıyorlar hatta seni rahatsız edeceğini bildiklerini.
Bilerek, seçerek cımbızla seçiyorlar acı sözlerini.
Sesini bile çıkarmıyorsun, öylece bakıyorsun gözlerinin taa içine, duyduklarına-yaptıklarına inanamaz, afallamış bir ifadeyle.
"Bu mu benim en değerlim?" diyorsun.
Sonra…
Gözünden bir damla yaş akıyor… Uzanıp alıyorsun onu en öndeki raftan, arka sıralara yerleştiriyorsun bir daha hiçbir zaman ön rafa geçemeyeceğini bilerek.
İçin acıyor…
maestroab
22-02-2012, 01:10 PM
https://p.twimg.com/AmCzhP-CQAAnEBS.jpg
Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı.
Öyle güzel cahildik ki, keyfimiz ...bozulmazdı hiç!
Dışarıda kar...
Ama kuzine içten içe öyle yanıyor ki.
Kuzinenin üzerinde demir maşa...
Maşanın üzerinde de ekmek dilimleri.
Aydınlık bir kış sabahı ve kızarmış ekmek kokusu...
Sucuk lükstü. Yumurta lezzetli.
Ekmek her zaman ekmek gibi...
Bir kez olsun kümesten yumurta almamış,
bir kez olsun o kızarmış ekmeğin kokusunu duymamış ve fakat alışveriş
merkezlerinin restoran katlarında boğucu bir gürültü ve havasızlık
içinde hamburger keyfine fit olmuş çocuklar ve gençler için ben ne kadar yaşlıyım...
Dışarıda kar...
İçeride kanaat...
İçeride huzur...
Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı.
Öyle güzel cahildik ki, keyfimiz bozulmazdı hiç!
Portakal kabuklarını sobanın üzerine dizer,
kokusuna râm olurduk.
Kestane közlemek büsbütün bir gecenin akıllara seza mutluluğuydu.
Sonra illa ki, büyüklerin anlattığı hikâyeler, hatıralar...
Birçoğu arızalı ve tedaviye muhtaç beyinlerden çıkma
dizilerin ve filmlerin açtığı hasarlar yerine,
geniş ve besleyici bir masal dünyası...
Lezzet bir tarafa, kokuya da hasret
kalacağımız kimin aklına gelirdi?
Ekmeklerimiz el değerek üretilirdi,
sağlıklıydı, lezzetliydi ve mis gibi kokardı.
Çay da kokardı... Domates de...
Bütün bu nefasete, küçücük bir bakkal dükkânının zenginliği yetiyordu.
Dışarıda kar...
İçeride huzur...
Zam endişesi, doğal gazın kesilme korkusu,
yolda kalma telaşı, rejim tehlikesi...
Kimin umurunda...
Ne güzel cahildik.
Mutluluğun resmini çiziyorduk...
—
mr.magoo
vBulletin® v3.8.0, Copyright ©2000-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.