PDA

View Full Version : Kitaplar: Alıntılar / Özetler / Önerileriniz


JiGsaW
27-03-2009, 05:51 PM
Farklı zevklere sahip, renk renk insanlarız bu oyunda/forumda. Açıkçası kitapların bizlere çok farklı kapılar açtığını, gerek dilimize gerek kişisel gelişimimize büyük bir etki ettiğini eminim küçüklüğümüzden beri bize söylüyorlardır. İşte tüm bu şeyleri size yinelemeden bu başlığın ne gibi bir niyetle açıldığını paylaşayım;

Hepimizin farklı kitaplar okuyup beğendiklerini burada ufak bir özet şeklinde veya alıntılar yaparak bizde uyandırdıklarını paylaşarak birbirimize önerebiliriz.

Bir kitapevine girdiğinde insan kendini kaybeder, eminim oturup kahve eşliğinde hepsini veyahut artık ne kadar alabiliyorsanız o kadarını bir güzel okumak içinizden geçmiştir. Ben şahsen merak ediyorum, eminim bu başlık altında sizlerin önerdiği kitaplardan bir kaçına gidip en azından bir iki sayfasına bakarım.

JiGsaW
27-03-2009, 06:01 PM
Açılışı iki kitapla yapıyorum :



ATATÜRK , Bir Milletin Yeniden Doğuşu
Yazar : Lord Kinross (İskoç bir tarihçi, bu kitabı ve İslam Tarihi üzerine yazdıkları ile tanınıyor)
Basım: 1966

Evet dikkat ettiğiniz gibi basımı 1966, bendeki ise 12.basımı (o bile 1994).

Şöyle bir elinize aldığınızda arkadaki hayli kalabalık zengin kaynakçası dikkatinizi çeker. Yayınlanmamışlardan, Türkçe kitaplara, Gazete ve Dergilerden, Başka dilde yayınlanmış kitaplara uzanan geniş bir yelpaze baz alınarak kaleme alınmış Lord Kinross tarafından Atatürkümüz.

Genellikle ben bir yabancının Atatürk'ü anlatabileceğinden şüphe duyarım. Bizim gözümüzdeki kahraman, yüreklerimizin içindeki ve tarihi duygularımızı bir yabancının kaynaklardan dahi hissedebileceğine inanmam. Ancak bu adam adeta Atatürk'ün Mustafa Kemal'likten Atatürk'lüğe adeta günbe gün onunla yaşamışçasına anlatışı hayli dikkat çekici.

Klasik bir kitap gibi doğumundan başlıyor, çocukluğu, askerliği, evlatlığı, komutanlığı, Kurtuluş Savaşı, bütün bu süreçteki ilişkileri gayet güzel tasvir edilmiş. Okurken adeta gözlerinizin önünde sahneleri canlandırabiliyor, zorluk çekmiyorsunuz.

Güzel bir tarihi kitap, Cumhuriyet tarihimizi ve Atatürk'ü tekrar okumak için önerebilirim. İnkilap Tarihi konusunda akıcı bir kaynak arayan öğrenci arkadaşlar için gayet hareketli bir roman havası verebilir. Hem okuyor hem öğreniyorsunuzdur.

JiGsaW
27-03-2009, 06:09 PM
MAHREM (Roman)
Yazar : Elif Şafak ( Tasavvuf zeminli, türkçe farsça ve arapça kelimeleri ağırlıklıkla kullanışı ve kuvvetli tasvirleri ile tanınan başarılı bir kadın yazarımız.)
Basım: 1999


Evet, gerçekten çok keyifle okuduğum 2. roman. Pek Romanları sevmeyen ben bu kadının yazım diline, efsununa hayranım. Türkçe hakimiyetinize güvenseniz dahi yanınızdan sözlük eksik etmeyin derim Elif Şafak okurken. Durgunluğu, sakinliği ve derinliği yazılarına dökülen, görünmeyeni gösterebilen yaratıcı bir kadından "Görmek ve Görülmek" üzerine etkili bir roman.

Zıtlıkların bolca kullanıldığı, mistik öykülerin resmedildiği, sürükleyici bir kitaptı. Özellikle seyehat ederken okunması rahat. Sizi çevrenin yoğunluğundan izole eder, kendinizi tamamiyle kitabın diline teslim edersiniz.

Misal ben kitabın arkasındaki yazıyı çok severim;

gözbebeği; insanlarda yuvarlak,hayvanların çoğunda ise elips biçiminde olan gözbebeğinin çapı,irise gelen ışığın miktarına göre değişir.karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini,aydınlık ve yakınlık küçültür.yani bu kararsız çember ışık varsa küçülür,ışık yoksa büyür.yakına bakarken de küçüldüğüne göre yakın olan aydınlıktır,aydınlıktadır.uzağın payına karanlık düşer.zaten karanlığı kimse yakınında görmek istemez.aşık olunca da büyür gözbebeği;demek ki aşık olunan hep uzaktadır.aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için maşuka gözbebeğim diye hitap edilir.

Özetini özellikle yazmıyorum çünkü gizemini büyüsünü okuyucu keşfetmeli.

By_PisiqKoO
27-03-2009, 06:59 PM
ACLIK OYUNLARI
Yazar : Suzanne Collins
Basım : 2009

http://www.kitapyurdu.com/getimageV3.asp?resimkod=447211&boyut=185&sayfa=384&en=13,5&set=0 "Açlık Oyunları"
Vallahi arkadaşlar ben bi kitap önerebilirim sizlere...Tabikide herkesin tarzı farklıdır...Aslında bende fazla kitap okuyamam...İşte ara sıra bakarım kitapevlerinin önünden geçerken...Ben geçenlerde yine melül melül bakınırken Kara Kaplı ve "Açlık Oyunları" başlıklı bi kitap dikkatimi çekti...Sosyal içerikli bi kitap olduğunu düşündüm görünce ama önsözü ve bi kaç sayfa okuyum derken kitabı hemen kaptım ve kaçtım tabi parasını ödeyerek...
Kısaca anlatmak gerekirse "Açlık Oyunları" Fantastik bir Aksiyon...Özellikle kitabın kalıplaşmış bir kaç cümlesini sölemek istiyorum sizlere...Gerisini azcık merak edin alma hevesiniz olsun...

"ETRAFINIZDAKİ BAŞKA HERKEZ SABAHI GÖREMEYECEĞİNİZDEN EMİNKEN VAHŞİ BİR ORTAMDA KENDİ BAŞINIZA HAYATTA KALABİLİR MİSİNİZ?"

"KAZANMAK ÜN VE TALİH,KAYBETMEK İSE KESİN ÖLÜM ANLAMINA GELİR.BU OYUNUN GALİBİNİN KARNI DOYACAK KAYBEDEN İSE ÖLÜMEMLE TANIŞACAK...
AÇLIK OYUNLARI BAŞLASIN...

Ben gerçekten çok ama çok beğendim...Sadece tavsiyedir...JiGsaW ında dediği gibi kitapevine gidince bana göre biz göz gezdirilmesi gereken bi hikaye...JiGsaW'a teşekkürler...

minzomarakan
27-03-2009, 07:15 PM
http://www.heddam.com/Resim/GenelResim/102851.jpg

'Ekonomik tetikçiler (ET'ler) , yerküre üzerindeki ülkeleri trilyonlarca dolar dolandıran yüksek ücretli profesyonellerdir. Dünya Bankası, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve diğer yabancı 'yardım' kuruluşlarından büyük şirketlerin kasalarına ve gezegenimizin tabii kaynaklarını kontrol eden birkaç varlıklı ailenin ceplerine para aktarırlar. Kullandıkları araçlar arasında sahte finansal raporlar, hileli seçimler, rüşvet, zorbalık, seks ve cinayet bulunmaktadır. Oynadıkları oyun imparatorluklar kadar eski olmasına rağmen, günümüzdeki küreselleşme sürecinde yeni ve korkutucu bir boyuta ulaşmıştır.

Nereden mi biliyorum; ben de bir ET idim'

Pembe-Turtle
27-03-2009, 08:19 PM
http://img23.imageshack.us/img23/208/kimyahatun.jpg
Yazar: Saide Kuds (İran’lı yazarın ilk romanı olmasına karşın son derece prestijli kabul edilen: 2006 Parvin Etesami Edebiyat ödülünü kazanmıştır)


Mevlana’nın üvey kızı Kimya Hatun’un gerçek hikayesi….


İrfan ve Tasavvuf dünyasının iki dev ismi Mevlana Celaleddin-i Rumi ve Şems’in yaşamlarındaki birçok bilinmezin bilinmesine yardımcı olan bir roman. Sırf kadın oldukları için tarih tarafından bir kenara itilebilecek olan kadınlara ışık tutan kitap, bu konuyu Şems ve Mevlana’nın karşılaşma kayıtlarını derinden inceledikten sonra hayatı bu her iki adama da bağlı olarak geçen genç bir kadının hikayesinin unutulduğunu fark ettiriyor.


Mevlana’nın daha önce hiç su yüzüne çıkmamış yönlerinin çarpıcılığı ise; son derece akıcı bir dille gözler önüne seriliyor.

HerzL
28-03-2009, 12:28 PM
http://img8.imageshack.us/img8/9962/cahilag4.jpg (http://img8.imageshack.us/my.php?image=cahilag4.jpg)


Bildiğinizi düşündüğünüz her şey yanlış…

Bu kitap, yaygın kanılarla ilgili yanlış bilgilerimizin ve yanlış anlamalarımızın kapsamlı bir listesini sunuyor.

Cahillikler Kitabı, filozofların, bilimcilerin ve sokaktaki insanların tarihin büyük bölümünde cevabını aradıkları bir soruya ışık tutuyor: Hakikat nedir, zırva nedir?

Thomas Edison herhangi bir şey hakkında yüzde birin milyonda birinden daha az şey bildiğimizi söylüyordu; Mark Twain sadece matematikte uzmanlaşmak için sekiz milyon yıl gerektiğini düşünüyordu. Cahillikler Kitabı da, bilinecek ne varsa bildiklerini düşünenlere, “her şey bu metinde açıklanmıştır, bilmeniz gereken başka hiçbir şey yok” diyenlere meydan okuyor.



TELEFONU KİM İCAT ETTİ?
Antonio Meucci. Floransalı mucit Meucci ABD’de 1860’ta, teletrofono adını verdiği bir elektrikli aygıtın çalışma modelini gözler önüne serdi. Meucci, Alexander Graham Bell’in telefon patentinden beş yıl önce, 1871’de bir tür geçici patent başvurusunda bulundu. Bell’in patenti 1876’da tescillendiğinde Meucci dava açtı. Olağanüstü bir tesadüf eseri Meucci’nin modelleri kayboldu. Fakat 2002 yılında ABD Temsilciler Meclisi, “Meucci’nin telefonu icat ettiğinin kabul edilmesi” kararını verdi.

MADDENİN KAÇ HALİ VARDIR?
Her gün genişlemekte olan bir liste olmasına rağmen şu anda 15 tanedir. İşte listenin son hali: Katı, amorf katı, sıvı, gaz, plazma, süper akışkan, süper katı, dejenere katı, nötronyum, güçlü simetrik madde, zayıf simetrik madde, kuarkgluon plazma, fermiyonik yoğunlaştırma, Bose-Einstein yoğunlaştırması, acayip madde.

DÜNYA MI AY’IN ETRAFINDA DÖNER, AY MI DÜNYA’NIN ETRAFINDA?
İkisi de birbirinin etrafında döner. Bu iki kütle, Dünya’nın yüzeyinin yaklaşık 1600 km altındaki ortak bir ağırlık merkezinin yörüngesinde döner. Böylece Dünya üç farklı dönüş gerçekleştirir: Kendi ekseni etrafındaki, Güneş’in etrafındaki ve bu ağırlık merkezinin etrafındaki dönüşü.

KIRKAYAĞIN KAÇ AYAĞI VARDIR?
Kırk değil yüz de değil. Bazılarının daha fazla, bazılarının daha az ayağı vardır. Yüze en yakın ayak sayısına sahip olanı 1999’da keşfedilmiştir. Kırkayak kelimesi, Latince “yüz ayak” anlamına gelen centipeda kelimesinden gelmektedir. Kırkayaklar yüz yılı aşkın bir süredir kapsamlı bir biçimde incelenmelerine karşın tam olarak yüz ayağa sahip bir örneğine rastlanmamıştır.

DÜNYANIN EN BÜYÜK ŞEHRİ HANGİSİDİR?
Honolulu. Honolulu’nun 5509 km2’yle en büyük yüzölçümüne sahip şehir olduğu anlamına gelir; ama bu şehrin nüfusu yalnızca 876.156’dır. şehrin yüzde 72’si deniz suyuyla kaplıdır.

YERYÜZÜNDE İNSAN ELİYLE YAPILMIŞ EN BÜYÜK YAPI NEDİR?
Yanlış cevaplar arasında Büyük Piramit, Çin Seddi ve Kuveyt’teki Mübarek el-Kebir Kulesi sayılabilir. Doğru cevap 1948’de açılan Fresh Kills çöp depolama alanı çok geçmeden insanlık tarihindeki en büyük projelerden biri haline geldi ve sonunda Çin Seddi’ni geride bırakarak dünyada insan eliyle yapılmış en büyük yapı oldu.

DÜNYA’NIN ETRAFINI DOLAŞAN İLK İNSAN KİMDİR?
Zenci Henry. Hemen hemen herkese yabancı bir isim olan Enrique de Malaca, Macellan’ın kölesi ve çevirmendi. Ferdinand Macellan dünyanın etrafındaki turunu asla tamamlayamadı. 1521’de Filipinler’de henüz turun yarısındayken öldürüldü. 1519’da çıkılan dünya turu girişimi de dahil olmak üzere tüm yolculuklarda Zenci Henry, Macellan’ın yanında gitti. 1521 yılında Uzakdoğu’ya vardıklarında Zenci Henry dünyanın etrafını dolaşmaış ilk insan oldu.

JAMES BOND’UN EN SEVDİĞİ İÇKİ HANGİSİYDİ?
Votka martini değildi. Fleming’in tüm külliyatıyla ilgili www.atomicmartinis.com adlı internet sitesinde yapılan özenli çalışma, James Bond’un ortalama olarak her yedi sayfada bir içki içtiğini göstermektedir. İçtiği toplam 317 içkiden en çok tercih ettiği, açık arayla viskidir.

Siz hâlâ beş duyumuz olduğunu, suyun renksiz olduğunu, Amerika’nın adının Amerigo Vespucci’den geldiğini ya da 36 Osmanlı padişahı olduğunu düşünüyorsanız John Lloyd ve John Mitchinson imzalı Cahillikler Kitabı’nı mutlaka okumalısınız

RÜZGAR
28-03-2009, 04:24 PM
http://i0904.hizliresim.com/2009/4/7/2988.jpg


ADI: Uzun Beyaz Bulut (Gelibolu)

YAZARI: Buket UZUNER

BASKI YILI: 1998

KONUSU: Çanakkale Savaşlarında şehit olan dedesinin kayıp mezarını bulmak için uğraşan Yenizelandalı Viktorianın öyküsü

2. ESERİN KISA ÖZETİ:

Viktoria Taylor Çanakkle savaşlarında şehit olan dedesinin mezarını bulmak amacıyla Yenizelanda'dan Geliboluy'a gelmiştir. Rehberi Mehmet ile gelibolunun küçük köylerinde gezen Viki bir köy kahvesinde, adına özel bir köşe hazırlanan, Çanakkale savaşlarınd şehit düşmüş olan Ali Osman Taylar'ın resmini görünce bu kişinin dedesi olduğunu iddia eder. Ancak köy halkı vatan için savaşmış ve kanını akıtmış Türk şehidi Ali Osman Taylar'a yapılan bu davranışı çok büyük bir hakaret olarak karşılar ve Viktoria'yı derhal köyden uzaklaştırırlar. Bu olaydan tüm Türkiyenin tv ve basın sayesinde kısa sürede haberi olur. Viktoria bu iddiasını kanıtlamak için Ali Osmanın halen hayatta olan kızı ile görüşmek için elinden gelen herşeyi yapar. Ali Osmanın kızı olan Beyaz Taylar adeta ayaklı bir tarihtir. Çok inatçı olan bu kadın, dış görünüşünün zıttına çok zeki ve biligilidir. Viktoria ile konuşurken tercüman kullanmadan kendisi ingilizce konuşmaktadır. Viki beyaz halanın inadını kırmayı başarır ve onunla görüşür. Bu görüşmeden sonra gerçekler birbir ortaya çıkar. Ali Osman Taylar aslında bir anzak askeridir ve savaşta ağır yaralanmıştır. Onu bir çukurun içerisinde hareketsiz halde bulan Beyazın annesi yaralarını iyileştirmiş ve iyi bir duruma getirmiştir.Bir süre sonra da evlenmişlerdir. Viktoria, Ali Osmanın torunudur aslında. İşte tüm bunlar Beyaz hala sayesinde birbir ortaya çıkmıştır. Viktoria iddiasında haklıdır ve bunu uzun ve zor uğraşlardan sonra kanıtlamayı başarmıştır. Ancak bu olay ne basına ne de köy halkına bu şekilde aktarılmamıştır. Çünkü onların tepkisi ile karşılaşabilir ve bunu kabullenmeyebililerdi. Doğruyu yalnızca üç kişi biliyordu. Victoria, Beyaz hala ve Beyaz halanın yeğeni Ali Osman.


3.MUHTEVA BİLGİSİ:

a) Eserdeki kişilerin tasviri:
Beyaz Taylar: Çok inatçı ve sert bir kişiliğe sahiptir. Ancak bu sert kişiliğin altında bambaşka duygusal bir insan daha vardır aslında. Babasından aldığı bilgileri kendi çabaları ile geliştirmiştir. Bu nedenle çok bilgili ve zekidir. Ancak okulu elinde olamayan nedenlerle yarıda bırakmıştır.

Viktoria: Fiziksel olarak; Uzun boylu, biraz zayıf, uzun saçlı ve güzel br turist kızıdır. Manevi değerlerine sıkısıkıya bağlıdır. Bu yüzden dedesinin mezarını bulabilmek için elinden geleni yapmıştır.

b) Olayın geçtiği yer ve zaman: Olay Çanakkale'nin Gelibolu yarımadasında geçmektededir. Eserin içinde mektuplara yer verilliş. Bu mektuplar Birimci dünya savaşında yazılmıştır.Ancak Kitap geçen olay 1993-1995 yılları arasında geçiyor.

c) Anafikir: Başkaları ne derse desin herzaman kendi fikirlerimizin arkasında olamalıyız.

d) Tür Bilgisi: Bu eser bir romandır. Roman, düz yazı biçiminde yazılan ve öyküye göre daha uzun olan bir edebiyat türüdür. Romanın en yaygın ve en kısa tanımlarından birisi budur. Roman, kişi ve olaylar aracılığıyla geçmişin ve bu günün gerçek yaşamını, az ya da çok karmaşık bir örgü içinde anlatan bir edebiyat türü olarak tanımlanır. Bazı tanımlamalara göre ise roman bir düş ürünüdür. Gerçek yaşama uygun olabileceği gibi uygun olmayabilirde; romancı kendi kafasında kurduğu bir dünyayı yansıtabilir. Romanda serüven; gelenek. Görenek ve kişilerin incelenmesi duyguların ve tutkuların çözümlemeleri vardır. Bütün bu tanımlamalar ve nitelemeler çağdaş roman içinde geçerli olmakla birlikte, daha çok 19. yy romanının özelliklerine dayanır.

5.ESER HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞ: Eser Tarihsel bir roman özelliği taşıyor. Ancak tamamen bir kurgu.Buket Uzunerin akıcı anlatımı sayesinde okuyucuyu kesinlikle sıkmıyor. Sayfa sayısı fazla olmasına rağmen bir solukta okunabiliyor.

4. YAZAR HAKKINDA BİLGİ: Gazetelerde yazdığı köşe yazıları ile tanınan Buket Uzuner son zamanlarda yazdığı akıcı kitapları ile adından çokça söz ettirmiştir. Yazar hakkında ayrıntılı bir bilgi yoktur.

RÜZGAR

Pembe-Turtle
30-03-2009, 08:45 AM
Yazar: Sezgin Kaymaz

Uzun Harmanlar’da Bir Davetsiz Misafir------Geber Anne------ Kaptanın Teknesi------ Lucky------ Zindankale------ Sandık Odası------- Medet------ Ateş Canına Yapışsın
http://img3.imageshack.us/img3/5531/uhbdm.jpg http://img3.imageshack.us/img3/178/63588452.jpg http://img3.imageshack.us/img3/2678/55292062.jpg http://img3.imageshack.us/img3/5185/13765846.jpg http://img3.imageshack.us/img3/9691/28715677.jpg http://img3.imageshack.us/img3/7637/42440211.jpg http://img3.imageshack.us/img3/7866/23724665.jpg http://img3.imageshack.us/img3/2901/acy.jpg

Hiçbir kitabını diğerinden ayıramayacağım, mükemmel dili, kıvrak zekası ve etkileyici hayal gücü ile her bir eseri bir diğeri kadar etkileyen, kitapların sonunda hep şaşkınlık yaratacak kurgulara sahip bir Mevlana hayranı...

Gerek fantastik dünyanın kapısını aralayan, gerekse gerçek dünya da bulunan kapıları önünüze açarak okuyucuyu daima etkilemeyi bilen, üstelik de bunu asla sıkmadan herkese hitap ederek yapabilen nadir yazarlardandır. O nedenle tek bir kitabını tanıtmak yerine tüm kitaplarını alıp okumanızı öneririm…

Pembe-Turtle
30-03-2009, 11:47 AM
Bana kalırsa binlerce kitap tanıtıp, sayfalar doldurabilirim ama birkaç tanesi ile idare edelim, başka paylaşımlar için:smile:

Yazar: Wilbur Smith

11. Yazıt (Roman)
http://img256.imageshack.us/img256/2289/27811498.jpg

Aslında; kitapları arasında ayrım yapılamayacak yazarlardandır. Ama son kitabı sanırım biraz daha arayı açıyor.


En çok satan Nehir Tanrısı, Yedinci Papirüs ve Büyücüler Kralı ile okurlarının gönlünü fetheden Mısır dizisinin son kitabı…

‘’Wilbur Smith’in zorlu savaşları ve tutkulu aşkları dile getirdiği Afrika romanları muhteşem… Parçalanan vücutlara, akan kanlara ve güzel kadınlara kendinizi kaptırıp gidiyorsunuz. Size keyifli anlar yaşatacak bir eser.’’

pinkfreud
31-03-2009, 09:32 PM
http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/22673.jpg
bu yazı dehasının yaşamla uğraşı bilmem kaç sene önce okumuş olsam da uzun zaman başucu kitabım olmuştur.. "mükemmel mutsuzluğunu" mükemmel bir sonla bitiren Pavese'nin günlüğü; kendini anlatarak aslında kendi iç dünyası dışında da pek çok şey anlatan iç burkan, hak verdiren, bazen kızdıran sanat ve edebiyat üzerine düşüncelerini de bulabilceğimiz balyoz etkisi yapan şaheser.. pek severim tavsiye ederim..

AnarchisT qirL
05-04-2009, 08:18 PM
OlasılıkSız (ImProbable)http://omurtekince.com/wp-content/uploads/2008/09/olasiliksiz-adam-fewer.jpg

Matrax isimli radyo programında bayağı övülen ve dikkatimi çeken bir kitap...15 yaşında biri olarak ben çok beğendiysem,sindirdiysem,siz de alın derim...Sürükleyici,akıcı,etkileyici...

Kitabın arkası:

Bir sabah, yıllardır görmediğiniz bir arkadaşınızı düşünerek uyandınız. Bir saat sonra, onunla sokakta karşılaştınız. Sizce bu sadece bir tesadüf mü, yoksa çok daha farklı bir anlamı olabilir mi? Siz hiç Loto’da büyük ikramiyeyi kazanmadınız. Ama birileri kazanıyor. Hem de sürekli! Onlar sizden daha mı şanslılar?
Şans nedir gerçekten? İçinizde bütün parayı kırmızıya yatırmanız gerektiğini söyleyen bir his var. Bu his bir öngörü müdür? Yoksa daha fazlası mı?
Yolda gidiyorsunuz. Kafanızı çevirip yandaki küçük parkta baktınız ve bir anda bu anı daha önce de yaşamış olduğunuzu hissettiniz. Evet, Deja Vu. Sizce nedir Deja Vu; Geçmiş mi, rüya mi yoksa geleceği mi görüyorsunuz? Eğer siz de kontrolün kimde olduğunu merak ediyorsanız, ‘OlasılıkSız’ tam size göre bir roman..

smurff..
06-04-2009, 06:06 PM
Etkisinde kaldıgım birkaç kitaptan bahsediyim ben de ..

Yüreğinin Götürdüğü Yere Git- Susanna TAMARO
1994

'Yüreğinin Götürdüğü Yere Git',80 yaşındaki bir kadının uzaklara giden genç torununa yazdığı ve hem bir iç döküş, hem de vasiyet sayılabilecek mektuplarından oluşuyor.

http://3.bp.blogspot.com/_YHWUS00mvHU/R2MV5GIFYoI/AAAAAAAAARc/-qyzDh_-6U8/s320/tamarotj8.png

"İnsan kendi hakkında bir düşünceye sahip değilken bir düşünce uğruna savaşmak , yapılabilecek en tehlikeli şeylerden biridir."
......

" Ve sonra, önünde pek çok yol açılıp sen hangisini seçeceğini bilemediğin zaman , herhangi birine öylece girme , otur ve bekle. Dünyaya geldiğin gün nasıl güvenli ve derin derin soluk aldıysan , öyle soluk al , hiçbirşeyin senin dikkatini dağıtmasına izin verme , bekle ve gene bekle . Dur , sessizce dur ve yüreğini dinle . Seninle konuştuğu zaman kalk ve yüreğinin götürdüğü yere git!.."

Simyacı - Paulo COELHO

"Simyacı Brezilya lı eski şarkı sözü yazarı Paulo Coelho nun, yayınladığı 1988 yılından bu yana dünyayı birbirine katan, eleştirmenler tarafından bir fenomen olarak değerlendirilen üçüncü romanı.Simyacı, İspanya dan kalkıp Mısır Piramitleri nin eteklerinde, hazinesini aramaya giden Endülüslü çoban Santiago nun masalsı yaşamının felsefi öyküsüdür.

http://www.kivilcim.net/kitapimg%5Cs%C4%B1myac%C4%B1.jpg


Ve kitaptan küçük bir alıntı :

" Herşey bir ve tek şeydir . Ve birşey istediğin zaman bütün evren arzunun gerçekleşmesi için işbirliği yapar." ........... " Ölüm şu gün gelmiş ya da bugün gelmiş vız gelir tırıs gider. Çünkü ben ne geçmişte , ne gele-
cekte yaşıyorum. Benim yalnızca şimdim var ve beni sadece o ilgilendirir!
Her zaman şimdide yaşamayı başabilirsen, mutlu bir insan olursun."......
"Her zaman ne istediğini bilmek zorunda olduğunu anımsa."


Kitabın arkasındaki şu söz de kitabı almamda çok etkili olmuştu :

"Simyacı yı okumak, herkes daha uykudayken, güneşin doğuşunu seyretmek için, şafak vakti uyanmaya benziyor."

smurff..
06-04-2009, 06:18 PM
Şu an elimdeki kitap da;

Latife Hanım - İpek ÇALIŞLAR
Yayın Tarihi :2006
Henüz bitirmiş değilim ama beni sardığı için sizlerle paylaşmak istedim..

Ve alıntılar :


"Mustafa Kemal Atatürk’ün evlendiği kadındı o. Hırçındı, öyle yazdılar. Atatürk’e göre değildi. Zaten evlilikleri de bitti. Mustafa Kemal Atatürk’ün ayrıldığı kadındı o. Latife Hanım’dı. "

http://www.kitapokuyoruz.com/KitapResimleri/720.gif

İpek Çalışlar, "Latife Hanım"da işte o kadını anlatıyor. Ama şimdiye kadar gördüğümüz, tanıdığımızdan başka bir Latife Hanım çıkıyor karşımıza. Kadın haklarının savunucusu, eşi karşısında sağlam duran, ona destek olan, kültürlü bir kadın. Şimdiye kadar hiç gün ışığına çıkmamış belgeler, yabancı kaynaklardan alıntılar, fotoğraflar Latife Hanım portresini daha ayrıntılı ve net çiziyor. Cumhuriyet tarihiyle birlikte Mustafa Kemal’in portresi de bir kez daha şekilleniyor. Eşiyle siyaset dahil birçok konuda tartışabilen, onunla gurur duyan, onu herkese tanıtmaktan hoşlanan bir erkek bu kitapta ortaya çıkan.
"Ayrıca, Latife Hanım da Atatürk’le birlikte olduğu dönemle sınırlı kalmıyor, çocukluğu, boşandıktan sonraki yaşamı da giriyor devreye. Öyle olaylar anlatılıyor ki bu kitapta, gölgede kalmış bir aşk gözler önüne seriliyor. Gölgede kalmış bir kişilik şahlanıyor. Kitaba, kadınca bir bakış açısı egemen oluyor. Bir kadını tanımak, Cumhuriyet tarihine bambaşka bir gözle bakmak, sonu hüzünle bitse de olağanüstü bir aşk macerasına tanık olmak için "Latife Hanım"ı mutlaka okumalısınız. Yeni Türkiye’nin kuruluşuna katkıları olan, Türkiye Cumhuriyeti’nin birinci adamına âşık bir kadından söz ediyoruz, unutmayın. "

mathegothic
06-04-2009, 07:31 PM
http://www.arizalilarkulubu.com/site/images/siyah-kan.jpg
Bilime;gerilime doyuran anları yaşadım bu kitapta...ve kitaplar arasında en unutulmazların başında yer alıyor... Dan Brown;Adam Fawer tarzını seven arkadaşlarıma şiddetle tavsiye ederim...Özellikle biyologlar ve sağlık bilimleri ile uğraşanlar soluksuz okuyacaklardır...


http://www.1kitapozeti.com/wp-content/uploads/2008/10/turkaynstayni.jpg
Bir yandan damarlarımda Türk kanı dolaştığı için fazlaca övünmeme sebep olurken; diğer yandan hayatta aslında yapacak çok şey var hissini uyandırıp aslında imkansızlıkları ortadan rahatça kaldırabilecek gücü kendimde hissetmeme neden olan muhteşem bir kitap...Türk Aynştaynı Oktay Sinanoğlu...tavsiye ile


http://img518.imageshack.us/img518/6729/kitabaklr8.jpg
Aşk gerçekten burçlarının tutması mı?Ya da seninle aynı takımı tutması mı? Günümüzün aşk anlayışına meydan okuyan; Leyla'ya(ya da mecnuna) aşık olmak değil;aslolan AŞK a aşık olmaktır tadını damağınızda hissettirecek edebi değeri yüksek bir eser...tavsiye ile.

RÜZGAR
07-04-2009, 04:22 PM
http://i0904.hizliresim.com/2009/4/7/3080.jpg

KİTABIN ADI: ADI AYLİN
KİTABIN YAZARI: Ayşe KULİN

1.KİTABIN KONUSU : Bu kitap, kökleri Giritli Deli Mustafa Naili Paşaya kadar uzanan bir ailenin kızı olan Aylin DEVRİMEL ‘in fırtınalı yaşamının öyküsüdür.

2.KİTAP ÖZETİ :
Lise yıllarında uzun boylu ve sıka bir kız olan Aylin zamanla güzelleşmiş ve bir gün Esma teyzesinin daveti üzerine Paris’te bir otelde buluşurlar otelde prens olduğu söylenen bir Arap’la tanışır ve bu tanışmanın sonunda prensle görkemli bir yaşantı için evlenir Prenses olur. Ancak her şey düşündüğü gibi gitmez Prens Senusi doğu kültürü ile yetiştiği için batı kültürü ile yetişen Aylin’e ters gelmekte zamanla Aylin’in özgürlüğü kısıtlanmaktaydı evliliğe başladığı gibi sakin değil büyük bir kaçışla son buldu; yaz sonunda Aylin, ablası Nilüferle Cenevre ye gider. Yaşamanın ideali olan tıp okumaya karar verir ve büyük uğraşlar vererek Neuchatel Üniversitesine kayıt yaptırır. Okulun ilk yıllarında hayatında çok büyük değişiklikler yaparak, ihtişamlı hayatından sıyrılarak sade bir öğrenci olur. Tek hedefi olan tıp fakültesini bitirmek için çok çalıştı daha sonra fizik ve kimya derslerinde yardımcı olan Jean-Pierre ile evlendi. İki öğrencinin bu evliliği zaman içinde Aylin’in dış görüntüsünde olduğu kadar iç dünyasını da değiştirecektir. Aylin Jean-Pierre ile birlikte yaşadığı günlerde tıp ilmi ile yakından tanışıp ufkunun penceresini o zamana kadar hiç bilmediği yepyeni bir dünyayı ardına kadar açacak peşinden koştuğu gerçek zenginliğin dış dünyanın görkemli vitrinlerinde değil de insanlığın iç aleminde bulunduğunu öğrenecekti. Okul sonunda Jean-Pierre Nos Alamus’taki nükleer araştırma merkezinden geri çeviremeyeceği bir teklif aldı. Aylin de New Rachel Hospital Medical Center’dan teklif aldı ; onların birbirlerine karşı olan sorumlulukları artık bitiyor müşterek hayatları bir yol ayrımına giriyordu. Ellerinde bu evlilikten altı yıllık sağlam bir dayanışma ve derin dostluk duyguları ile dopdolu gençlik anıları kaldı sadece.

Aylin çok ciddiye aldığı bu işine büyük bir heyecanla başladı. New Rachel’de tanıştığı Afganistanlı genç meslektaşı Azim’in karısı 11 yaşından beri arkadaşı olan Zeynep TARZI çıktı. Aylin, Zeynep ve Azim ile gittiği Afgan sefahati kokteylinde Paswak adındaki Birleşmiş Milletlerin Afgan esiri ile tanışır. Paswak evli olmasına rağmen Aylin ile arasında duygusal bir bağ oluşmuştu. Aylin o yılı aklı beş karış havada geçirdi. Bütün vakitlerini beraber geçiriyorlardı. Paswak bu yüzden önce Wall Dame’nin Birleşmiş Milletler genel sekreterliğine daha sonra 1974 yılında Hindistan sefirliğine tayini çıkmıştı.

Aylin kaderin ağlarını onlar için giderek daha çileli iplerle örmekte olduğunu nihayet görmeye başladı; ya sevdiği adamı peşinde dünyayı adım adım dolaşacak ya da mesleğini ön plana alacaktı. Tam meslek uğruna değmez derken Hastanede Psikiyatri bölümü şefliğine terfi etti. Sonunda Aylin’in sağduyusu aşkına galip geldi. Aylin gönlü yaralı bar kuşunu çok kısa bir süre oynadı sonra toparlandı ve işinin başına döndü. Arkadaşı Azim’in vasıtası ile kendi meslektaşı olan Michel RAMODİSLİ ile tanıştı. Michel’i çok etkileyici bulmadığı halde evliliğe giden ilk adımları Michel’in evinde attılar. Daha sonra Aylin bu evlilikten deliler gibi çocuk istemeye başladı. Aylin’in bu isteğine karşılık Michel dinine ve geleneklerine çok bağlı olduğunu doğacak çocuğun Yahudi kültürüne göre yetiştirilebileceğini söyledi fakat Aylin bunu bile sorun etmedi dinini değiştirmeyi göze aldı. Aylin’e göre insanları dinlerine, ırklarına ve dillerine göre ayırmak çok saçma idi ona göre insan, insan olduğu için çok değerli idi onun insan sevgisini bir din veya ırk engelleyemezdi Aylin çocuk yapma isteğinden 6 düşük yaptıktan sonra vazgeçecekti.

Aylin meslektaş olduğu Michel ile her an beraberdi işyerleri bir, evleri bir kısacası bütün zamanları birlikte geçiyordu belli bir süre sonra birbirleri ile bu kadar çok birlikte olmaları Aylin’i çok sıkmıştı gün geçtikçe birbirlerinden kopuyorlardı ve bir gün Aylin kocasına haftanın belirli günlerinde birbirlerine izin vermelerini bugünlerde değişik insanlar ile çıkabileceklerini bunu sonucunda diğer insanlarda görecekleri eksiklikleri kendilerinde tanımlayıp birbirlerine ölümsüz sevgi ile bağlanacaklardı. Fakat düşünülen olmadı Aylin yurt dışında olduğu günlerden birinde Michel bir arkadaşının evinde Barbara adında bir bayanla tanıştı ve bu tanışma evliliklerinin sonunu getirdi. Aylin sıkıntılı bir zamanında vardığı karar sonucunda kocasını kaybettiği için hem üzgün hem de suçluluk duygusu içerisindeydi. Bu sıkıntı ve üzüntü uzun sürmedi her şeyi bir kenara bırakıp mesleğinde ilerledi fakat bu ilerleme bile onu tatmin etmedi. Bir süre sonra Amerikan ordusuna katılarak Körfez savaşında ruf sağlığı bozulan hastaları tedavi eden doktor olmayı düşündü bu nedenle Oklahoma’ya körfez savaşında zarar görmüş askerleri tedaviye gitti.

Aylin Üniformasını ilk kez 1992’nin soğuk bir Ocak gününde giydi. 9 Kasım 1992’de ordunun fiziksel aktiviteler sınavını yüksek bir puana kazanarak başarı sertifikası aldı. Aylin ordudaki görevinde yine işine devam ediyor, hastalarına çare bulmaya çalışıyordu bir gün kendisine yeni bir hasta verildi bu kez hasta körfez savaşından sonra geldiği sivil hayata uyum sağlayamıyordu. Bunun sonucunda hiçbir suçu olmayan bir çok sivili katletmişti.

Aylin bu hastası üzerinde çalışırken Amerikan ordusunun askerlerini cesaretlendirmesi için verdiği ilaçların yan etkisi sonucu hastanın bu duruma geldiğini saptadı ve bu sonucu tez bir halde askeri yetkililere bildirdi. Aylin’in verdiği bu sonucu askeri yetkililer daha önceden bildiğinden Aylin’in bu olayın üstüne gitmemesini istediler ve onu uyardılar Aylin bu sessizliği sindiremeyerek sözleşmesinin bitmesinin ardından Albay rütbesindeyken ordudan ayrıldı.
Ordudan ayrılmasından sonra 19 Ocak 1995 Perşembe günü evinin bahçesinde o sabah evini temizlemeye gelen hizmetçisi tarafından kendi arabasının altında ölü bulundu. Zengin, ünlü ve saygın insanların yaşadığı mahallede yerel polis ve yerel yöneticiler mahallenin adını polisiye bir olaya karıştırmamak için dosyayı apar topar denebilecek bir hızla kapattılar teşhis ise “Freak Accident” yani Garip bir kaza idi.
“... Yükseltilmiş sahnede kapağı açık maun bir tabut duruyordu uzun bir sıra oluşturan insanlar tabutta yatan albay üniformalı Amerikan subayını selamlayıp içlerinden dua veya veda ederek tabutun başından ayrılınca yanan yürekleriyle gelip salondaki koltuklarda yerlerini alıyorlardı. Herkes etrafa hakim olan ordu düzeninin saygınlığını kutsar gibi sessizce ağlıyordu ... Katafalkın üstünde dört bir yanı rengarenk çiçeklerle donanmış tabutta yatan kişi, bir askerden çok, oraya bir film çekimi için öylece uzanıvermiş bir Hollywood yıldızını andırıyordu. Bu albay üniformalı Amerikan subayı bir Türk kadınıydı.

3.KİTABIN ANA FİKRİ: Bir insanın azimle çalışınca başaramayacağı hiçbir şey yoktur.

4.KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
Aylin,genç,güzel,çalışkan ve azimli bir Türk kızı.Hedeflerine ulaşmak için her türlü fedakarlığı göze alıyor.
Michel,yakışıklı,dürüst aynı zamanda da Aylin’in meslaktaşıdır.Aylin ile evlenir.

5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER : Yazar,Aylin’in başarılarla dolu hayatını oldukça açık bir dille ve gayet akıcı bir üslupla anlatmıştır.Okunmaya değer bir kitaptır.

6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ :
AYŞE KULİN
Arnavutköy Amerikan Kız Koleji Edebiyat bölümünü bitirdi. Çeşitli gazete ve dergilerde editör ve muhabir olarak çalıştı. Uzun yıllar televizyon, reklam ve sinema filmlerinde sahne yapımcısı, sanat yönetmeni ve senarist olarak görev yaptı. Öykülerden oluşan ilk kitabı Güneşe Dön Yüzünü 1984 yılında yayınlandı. Bu kitaptaki "Gülizar" adlı öyküyü, Kırık Bebek adı ile senaryolaştırıldı ve bu sinema filmi 1986 yılının Kültür Bakanlığı Ödülü’nü kazandı. 1986’da sahne yapımcılığını ve sanat yönetmenliğini üstlendiği Ayaşlı ve Kiracıları adlı dizideki çalışmasıyla Tiyatro Yazarları Derneği’nin En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü’nü kazandı. 1996 yılında Münir Nureddin Selçuk’un yaşam öyküsünün anlatıldığı Bir Tatlı Huzur adlı kitabı yayınlandı. Aynı yıl, Foto Sabah Resimleri adıl öyküsü Haldun Taner Öykü Ödülü’nü, bir yıl sonra aynı adı taşıyan kitabı Sait Fait Hikâye Armağa’nı kazandı. 1997’de yayınlanan Adı; Aylin adlı biyografik romanı ile, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından yılın yazarı seçildi. 1998 yılında Geniş Zamanlar adlı öykü kitabı, 1999’da İletişim Fakültesi tarafından yılın romanı seçilmiş olan Sevdalinka ve 2000’de yine bir biyografik roman olan Füreya yayınlandı.

KİTAPLARI;
Güneşe Dön Yüzünü (1984)
Bir Tatlı Huzur (1996)
Adı; Aylin (1997)
Geniş Zamanlar (1998)
Sevdalinka (1999)
Füreya (2000)

RÜZGAR ; Gerçekten okumaya değer bir kitap...

smurff..
07-04-2009, 04:28 PM
Rüzgar o kitabı bir yıl önce okudum.. Ve hiç elimden bırakmak istemeden hem de .. Dehşet güzel bir kitap .. Ben de şiddetle öneriyorum ..


Ve aynı yazarın okuduğum bi diğer kitabı da çok güzel .. Acayip sürükleyici bir kitap..

Sevdalinka- Ayşe KULİN
http://www.turkkitap.de/catalog/article_images/sevdalinka.jpg


Bu kitap, Osmanlı öncesinde dinî nedenlerle Haçlı Orduları tarafından, I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı sonrasında ve 1992 Savaşı'nda ise Sırplar ve Hırvatlar tarafından sürekli soykırıma tabi tutulan ama asla yok edilemeyen Boşnak halkının acılarını, Türk halkına biraz olsun tanıtabilmek amacıyla yazılmıştır.

Roman, savaş öncesinde Tito'nun kurduğu altı federe devletten oluşan Yugoslavya Federativ Cumhuriyeti'nde, aşırı milliyetçiliği azdırarak savaşı tırmandıran ve sonuçta Yugoslavya'yı alevler içinde bırakan günleri anlatmakta, savaşın ilk üç yılında yaşananları okura aktarmaktadır."Sevdalinka" boşnakça da "Aşk Şarkıları" anlamına gelmektedir.

RÜZGAR
10-04-2009, 10:49 AM
http://i0904.hizliresim.com/2009/4/10/1252.jpg

Yazar : Despina Pandazi

İSTANBUL'UN KIZI SELANİK

Düşünür Pendzikis Ana Selanik demişti sana, ama ben İstanbulun kızı diyorum. Seni kızım gibi seviyorum, çocukluk arkadaşım gibi, ama memleket gibi değil. Bana suların yollarını gösterdin, Termaikosun kucağını, diplerin kıtırlarını un ufak eden akıntıları, fırtınalara dayansın diye teknelerin nasıl yapıldığını öğrettin bana; tek başımıza denize açılmayı öğrettin, yeter ki yıldızların yerini bilelim, havanın gözünü. Bana teslim ettiğin bu gemide mayistrayı çekiyorum, kadınlık yelkenini açıyorum ve kendi yolculuğuma çıkıyorum. (Arka Kapak)

RÜZGAR
10-04-2009, 11:05 AM
http://i0904.hizliresim.com/2009/4/10/1314.jpg

Kitap : Nefes Nefese

Yazar :Ayşe Kulin

Yayınevi : Remzi Kitapevi

Basım tarihi : 2002


Son Osmanlı paşalarından Fazıl Reşat'ın kızı Selva ile, âşık olduğu Musevi genci Rafael, evlenmelerine karşı çıkan aileleri tarafından dışlanınca Fransa'ya giderler. Ancak burada da huzur bulamayacak, İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla, bu kez de, Hitler'in ağına takılacaklardır. Etraflarını saran Nazi çemberi git gide daralırken, her an tutuklanıp kamplara yollanma korkusuyla yaşamaktadırlar...
İşte tam o yıllarda Türkiye, savaşın ateşine bulaşmadan, Almanlarla Müttefikler arasında gerili ince ipte, bir cambaz maharetiyle yürümeye çalışmaktadır...

Ayşe Kulin bu yeni romanında, hem ülkeyi savaşın ortasından başarıyla geçiren kadronun hem de Silva ile Rafael'in zor aşkının peşine düşerek, İstanbul'dan Marsilya'ya, Ankara'dan Kahire'ye kadar uzanırken, kendi canları pahasına yüzlerce Yahudi'yi Nazi kıyımından kurtaran Türk diplomatlarının kahramanlıklarını da gün ışığına çıkarıyor...
Nefes Nefese, yazarın diğer yapıtları gibi nefes nefese okuyacağınız, gerçek olaylarla örülmüş bir yakın tarih, aşk ve kaçış romanı.. İsmi gibi nefes nefese okunabilecek bir eser...

mathegothic
28-04-2009, 04:22 PM
http://minikkelebek.files.wordpress.com/2009/04/ve-ask-evliligin-ellerinden-tuttu.jpg

Evliliklerin aşksız kaldığı, aşkların evliliğe erişemediği çağımızda Senai Demirci
bizlere yeni bir kapı aralıyor, "Gelin ideal yuvayı eşimizle birlikte kuralım" diyor.
Ve asla unutmamamız gereken bir gerçeği hatırlatıyor:
"Evliliğimize anlam ve aşk kazandırmak bizim elimizde"
Önemli olan sahip olduklarımızın kıymetini bilip, fırsatları değerlendirebilmek..

efendi
02-05-2009, 09:20 PM
http://img230.imageshack.us/img230/433/3094482.jpg (http://img230.imageshack.us/my.php?image=3094482.jpg)


Roman, müzayededen alınan elyazması bir kitabın hikâyesi olarak başlıyor. Okurlar, bu elyazması kitabın açtığı kapıdan içeri giriyor, bir devre adını veren lalenin izinde İskender Pala’nın yarattığı etkileyici ve büyüleyici bir atmosferin içinde yol alıyor.
İstanbul bu romanda, karmaşası, heyecanı, isyanları, kalabalığı ile lalelere bürünüyor. Öyle ki lale sadece bir çiçek değil, bir yaşayış tarzı, estetik bir tavır, kültürel ve tarihsel bir birikim olarak İstanbul’u, hatta tüm Osmanlı’yı çevreliyor. İstanbul, doğal tüm güzelliklerinin, mimari şaheserlerinin tarihî debdebesi ile beraber lalezarlara, lale yarışlarına, lale şiirlerine bezeniyor; lalelerin şehri, renklerin şehri, yaprakların şehri haline dönüşüyor.
İskender Pala, Katre—i Matem’de usta kalemiyle lalelere bezediği İstanbul’da kavuşup doyulamayan, kavuşulamayıp yakan aşkların elemli ve Osmanlı hallerini de tüm ıstırap ve coşkularıyla anlatıyor. Sevdiğini, aşklarının ilk gecesinde kaybeden Şahin’in macerasını anlatan roman, bu kaybın ardındaki esrarı çözmek için külhanlara, tomruklara, lalezarlara ve hatta Osmanlı sarayına kadar gidiyor. İşte bu yolculuk, okuru hiç ummadığı yerlerde hiç ummadığı maceralarla karşılaştırıyor.
Cinayetlerin gölgesiyle giderek gizemli bir hal alan olaylar Lale Devrine nihayet veren Patrona Halil İsyanının yakıcı siyasal çalkantılarıyla birlikte çözülmeye başlıyor.

RÜZGAR
25-05-2009, 02:47 PM
http://i0905.hizliresim.com/2009/5/25/2697.jpg http://i0905.hizliresim.com/2009/5/25/2709.jpg


Bermuda Şeytan Üçgeni adıyla anılan uçak ve gemilerin esrarengiz bir şekilde kaybolduğu bu bölge ile ilgili Charles Berlitz adlı bir yazarın (Bermuda Şeytan Üçgeni) adlı kitabını yıllar önce okumuştum...

Kitabın Adı : Bermuda Şeytan Üçgeni
Yazarı : Charles Berlitz
Yayın Hakkı : Doubleday Company Inc. New York
Yayınevi: E Yayınları A.Ş. Kesim Ajans 1989
Çevirmen: Belkıs Çorakçı
Sayfa 247

Bu kitabın arka kapağında:

Bermuda Şeytan Üçgeni arkasından bir dizi roman ve inceleme yazılmasına yol açan olay kitaplardan biri.Charles Berlitz`in Karayipler bölgesindeki Miami Bermuda ve San Juan üçgeni arasında kaybolan hava ve deniz araçlarının sonunu araştırdığı bu yapıt ülkemizde de baskı üstüne baskı yapmıştır. Beş Amerikan askeri uçağı hiçbir iz bırakmadan kayboluyor Bermuda Şeytan Üçgeni`nin içinde Bir gemi denizin ortasında mürettabatsız ve yolcusuz terk edilmiş durumda bulunuyorlar.Bir romanda geçen olaylar değil bunlar : Yıllardır yüz kadar uçak ve gemiyi bin kadar da insanı yutup yok eden Şeytan Üçgeni`nin öyküsü yalnızca Acaba yeryüzünün bir köşesinde olup biten bu olaylara başka dünyalardan gelen güçler mi neden oluyor?

DevilSmile
01-06-2009, 03:18 PM
http://img3.imageshack.us/img3/2831/psikofn3.jpg
Yazarı: Keith Ablow
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Yayın Yeri: İstanbul
ISBN NO: 786055943363
Yayın Yılı: 2008
On iki ceset, on iki eyalet. Kimsenin bilmediği şey ise, "Otoban Katili"nin, sahte bir güvenlik duygusu yaratarak, kurbanlarının aklını çelen ve onların en karanlık ve en gizli sırlarını, mucizevî bir şekilde kavrayan yetenekli bir psikiyatrist olduğudur. O, aynı zamanda hem kurbanlarının günah çıkardıkları bir papaz, hem de onların cellâdı rolünü üstlenir. Katil, The New York Times'a bir mektup yazarak, ünlü adli psikiyatrist Frank Clevenger'ı, gazetenin ilk sayfasında yayımlanacak ve sadece gerçekleri anlatan mektuplarının takası aracılığıyla, kendisini tedavi etmeye çağırır ve zihninin yarattığı insanlık dışı duygularını Clevenger'a, onu iyileştirecek cesarete sahip -ya da bunu denerken ölecek- tek kişiye açar.

"Ablow psikolojik gerilim romanlarının kralı. Dikkatli olun, çünkü bu sayfalar ellerinizi yakabilir."
-Dennis Lehane-

"Hızlı tempolu ve korkutucu."
-Janet Evanovich-

"Son derecede ilgi çekici Keskin viraj ve kıvrımlarıyla, insanı şok eden ve hayrete düşüren, gizemle dolu bir lunapark treni. Keith Ablow dışında hiçbir yazar, insan kalbinin en gizli ve karanlık bölgelerine ulaşan, bu denli derin bir tünel kazamaz."
-Tess Gerritsen-

"Ustaca, canlı ve dinamik yazı biçimiyle Ablow, hasar görmüş hayatlardaki dehşet ve umutsuzluğu adeta resmediyor."
-Jonathan Kellerman-

"İnsan zihnini yönlendiren, muhteşem bir psikolojik gerilim romanı."
-Publishers Weekly-

"Keith Ablow, Thomas Harris'in içgüdülerine sahip."
-James Ellroy-

"Birinci sınıf bir gerilim romanı."
-The Washington Post-

"Büyüleyici Ürpertici ve seksi."
-James W. Hall-

"Seks, cinayet, delilik ve tıp bilimi. Gerilim tarzı romanların okuyucuları daha fazla ne isteyebilir? Tedirgin edici, sürükleyici bir roman."
-Michael Palmer-

matahari
15-10-2009, 05:30 PM
http://www.turklider.org/TR/Portals/57ad7180-c5e7-49f5-b282-c6475cdb7ee7/UserFiles/aysekulin/Ayse_KULIN_Veda.jpg

Ayşe Kulin, Osmanlı İmparatorluğu'nun son günlerinde, işgal altındaki İstanbul'da bir konakta yaşananları anlatıyor bu kez. Son Maliye Nazırı ve ailesi aracılığıyla o dönemin resmini çizen Veda, çökmekte olan bir tarih ile yeni bir gelecek arayan Milliciler arasında sıkışan o dönem Osmanlı aydınının da öyküsünü dile getiriyor.

Ayşe Kulin'in her zamanki ustalıklı ve sürükleyici üslubu ile okurlarının elinden bırakamayacakları bir kitap bu. Günümüz Türk edebiyatında neredeyse eşsiz olan, biyografik veriler ile roman tekniğini birleştirmekteki ustalığını bir kez daha sergileyen Kulin, bu kez bir İstanbul öyküsü bir imparatorluk tarihini birlikte ele alıyor.</I></B>
----------------------------------------------------------------

http://www.super-dergi.com/resimler/47/im/7119ECE3E7CAD3C8D3F76A8Ab.jpg


''Veda'' nın devam kitabı....

Osmanlı'nın gözdesi Bosna bir imza ile elden çıkarken,Kulin ailesi Bosna'dan İstanbul'a göç ediyor, çöken imparatorluğun son maliye nazırı Ahmet Reşat sürgüne gidiyordu.Sabahat ile Aram'ın aşkı ise tehcir olaylarının acısına yenik düşmeyecekti.Yeni bir cumhuriyet, yeni bir şehir ve yeni bir yuva kurulurken hayat hep akan bir suydu Sitare, Muhittin ve herkes için...Savaşlar, yıkımlar, sürgünlerin ardından Umut geliyor. Umut "Hayat Akan Bir Sudur"'da Kulin, Veda ile başladığı Osmanlı ailelerinin yaşamına, bu kez de Cumhuriyetin yeni kurulmakta olduğu sancılı yıllarda tanıklık ediyor. Akıp gitmekte olan günlük hayat derinden değişmekte, bu değişim aşklara, dostluklara, aile ilişkilerine, her şeye yansımaktadır.Ayşe Kulin, bir kez daha okurlarına ellerinden bırakamayacakları, okuyup bitirdikten sonra anılarına katacakları bir armağan sunuyor.

---------------------------------------------------------

İkisini de tavsiye ediyorum...Bir solukta okuyacağınız türden iki roman..Serinin üçüncü ve sonuncusunu merakla bekliyorum...

Thyia
12-11-2009, 09:52 AM
http://i0911.hizliresim.com/2009/11/12/1694.jpg (http://urlal.com/dqqf)


Bu aralar bende bunu okuyorum... :)



Bir sabah uyansanız ve hayatınız kusursuz olsa...? Lexi, berbat bir trafik kazasının ardından hastanede gözlerini açıyor. Ona göre sene 2004. Kendisi yirmi beş yaşında ve çarpık dişli biri. Felaket bir aşk hayatına sahip.


Ancak, her ne kadar inanamasa da, öğreniyor ki, sene aslında 2007 Lexi artık yirmi sekiz yaşında, dişleri inci gibi ve çalıştığı departmanın da patronu olmuş; üstelik de evli! Hem de yakışıklı mı yakışıklı bir milyonerle! Rüyalarındaki hayata aniden nasıl iniş yapıverdi böyle acaba? Lexi şansına inanamıyor özellikle de nefes kesen yeni evini gördüğü zaman! Kocasını yeniden tanımaya başlayınca muhteşem bir evlilik hayatı olduğunu da öğrenecek, çok iyi biliyor. Üstelik sevgili kocası bir de 'Evlilik Kitapçığı' hazırlamış onun için.


Fakat Lexi yeni kimliği hakkında daha çok bilgi edindikçe, kusursuz hayatının yüzeyinde çatlaklar oluşmaya başlıyor. Eski dostlarının hepsi ondan nefret ediyor. İşine göz dikmiş, dişli bir rakibi var. Bir de üstüne üstlük dağınık saçlı, seksi bir erkek çıkıp... yeni bir bomba patlatıyor! Yani, ne olmuş olabilir ki? Lexi bir gün her şeyi hatırlayacak mı? Ve hatırlarsa ne olacak? Yine kendine has Kinsella. Tam da yaz için biçilmiş kaftan. - Publishers Weekly Lezzetli bir roman, sayfalar parmaklarınızın arasından akarken hem karnınız ağrıyana kadar gülecek, hem de ara sıra kalbinizi ağrıtacak kederler yaşayacaksınız...


Kinsella, hafıza kaybının ne ironik sonuçlar doğurabileceğini sular seller gibi ifade ediyor.


Kitabın Yazarı :
Sophie Kinsella

ncg
01-12-2009, 01:49 PM
Churchill ile büyük ihtimalle tek ortak noktam:))
Pride and Prejudice (Aşk ve Gurur ) _ Jane Austen

Jane Austen'ın en çok okunan ve en çok tanınan romanı olan Aşk ve Gurur 1796 ekimi ile 1797 ağustosu arasında yazılmıştır.Aşk ve Gurur 18. yy.'ın sonlarında Güney İngiltere'de bir köydeki yaşamı,köy halkından oluşan sade ve kibar topluluğu,onların şiddetli politika tartışmalarını,edebi ve sosyal hayattaki görüşlerini, sınıf davalarını,taşkınlık ve gürültelerden uzak geçen günlerini canlandırmaktadır.
Romanın başlıca karakterleri şunlardır:Kızlarını evlendirmeyi başlıca iş edinen Mrs. Bennet,dalkavuk,budala,köle ruhlu papaz Collins,herkese emirler veren,kendisinde bu hakkı gören snob bir leydi olan Leydi Catherine de Bourgh,yalnızca kızların babası olmakla yetinen,dünyaya alaycı bir gözle bakan Mr.Bennet,uysal tabiatlı Jane ve elbette neşeli,zeki ama önyargılarına kapılan Elizabeth ile aristokrat Darcy

simM
11-12-2009, 08:53 PM
http://www.kitapelinizde.com/images/urunler/kibo/KB_9789755700618.JPG

ReLaX
31-12-2009, 09:34 AM
Öncelikle böyle bir konuyu açtığı için JiGsaW ' a teşekkür ederim. Reel hayatımızdada kitap okumanın düşük olduğu bir toplumda, sanaldada konunun güncel kalmamasından reytinglerinin düşük kalması normal. Geçen gün böyle bir konu açmayı düşünmüştüm ne yalan söleyeyim farkında bile değildim varlığından.

Son zamanlar da ben Şems-i Tebrizi ve Mevlana dönemine ait ne bulursam toplamaya başladım. Elif Şafak ' ın Aşk isimili romanıyla başladı herşey...

1-)

http://kitap.antoloji.com/media/erenbooks/k/27/275682_k_7282.jpg

Ya ortasındasındır Aşk'ın merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde..

Ella Rubinstein (40) Amerikalı bir ev kadınıdır. Tipik burjuva değerlerinin hâkim olduğu oldukça varlıklı bir ailesi, düzenli ve görünüşte 'sorunsuz' bir evliliği vardır. Üç çocuğunu da büyüttükten sonra bir yayınevinde editör-asistanı olarak iş bulur; görevi A. Z. Zahara adlı tanınmamış bir yazarın tasavvuf felsefesini konu alan tarihi romanını değerlendirmektir.

Ancak hayatının kritik bir döneminde eline aldığı bu kitap, hiç beklemediği bir şekilde Ella'yı derinden sarsacak, dünyevi aşkı keşfetmek adına zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmasına neden olacaktır.

Hayatlarımızın durgun gölünü dalgalandıran taş misali, yüzleşmek zorunda olduğumuz sıkıntılar, acılar... ve aşkın peşinde katetmek zorunda olduğumuz zorlu yollar, ödediğimiz bedeller...

Aşk... kitap içinde bir kitap, hayatın anlamı peşinde bir aşk macerası...

Aşk... Elif Şafak'tan arayışa, gerçeğe ve keşfetmeye dair bir roman.



2-)

http://kitap.antoloji.com/media/erenbooks/k/27/273578_k_2160.jpg

Kocasının ölümünden sonra Mevlânâ Celaleddin-i Rumi ile evlenen Kerra Hatun, yeni kocasının haremine yerleşir. Tabii sevgili kızı Kimya da onunladır. Kimya Hatun içine

düştüğü bu yeni dünyada bir yandan kendini bulmaya çalışırken, diğer yandan da Mevlânâ'nın özel yaşamına

şaşkınlıkla şahit olmaktadır...

İrfan ve tasavvuf dünyasının iki dev ismi Mevlânâ ve şems'in yaşamına dair birçok bilinmeyenin bilinmesine yardımcı olacağını umduğumuz bu romanın asıl kahramanları,

herhâlde kadın oldukları için tarih tarafından bir kenara itilmişlerdi. Yazar Saide Kuds, eski yazılar ve şems ile Mevlânâ'nın karşılaşma kayıtlarını derinlemesine inceledikten sonra hayatı bu her iki adama da bağlı olarak geçen genç bir kadının hikâyesinin unutulduğunu fark eder. Ve biyografik bir roman dili ile anlattığı Kimya Hatun'un yaşamını tozlu sayfaların arasından çekip gün ışığına çıkarır.


3-)

http://kitap.antoloji.com/media/erenbooks/k/23/236436_k_8482.gif


Makalat kitabı, Şems-i Tebrizi'nin bazı meclislerdeki sohbetleri sırasında, Mevlana ile konuşurken aralarında geçen bahislerin, müritler ve inkarcılar tarafından sorulan sorulara verdiği cevapların derlenmesiyle oluşmuştur. Eser aynı zamanda bize Mevlana'nın özel yaşantısını, onun hayat hikayesini kapsayan bir çok gizli hataları da gün ışığına çıkarmaktadır.

Mevlana'nın, Şems-i Tebrizi ile nasıl buluştuğunu anlatan ve o buluşmanın efsaneleşmiş yönlerini, iyi bilinemeyen, sebepleri anlaşılamayan taraflarını aydınlatmak gayreti gösteren birçok eski ve yeni menakıb yazarları, bu hikayeleri ancak romantik bir kılıkta uzun uzadıya nakletmeye özenmişlerdir.

Makalat kitabı bu gizli kalmış konular üzerindeki perdeyi kaldırdığı gibi, Mevlana'nın, Şems'e nasıl tabi olduğuna da bir dereceye kadar ışık tutmakta ve açıklık getirmektedir. Kitap, herkesçe bilinen halin aksine olarak Şems-i Tebrizi'nin çok keskin görüşlü bir bilgin ve bir hakikat aşığı, mürşitlik mertebesine ermiş arif bir yol gösterici olduğunu öğretmektedir. İşte sadece bu nokta bile eserin önemini belirtmeye yeter.

4-)

http://static.ideefixe.com/images/304/304938_2.jpg


Bu kitapta, zâhiri ilimlerde zirveye ulaşmış bir müderrisi, bilginler bilginini önünde diz çöktürerek öğrenci yapan, geleneksel tasavvufa başkaldıran, anlaşılması ve açıklaması güç, tehlikeli görülen davranışlara götüren, Şems-i Tebrizî'yi tanıyacaksınız.

Kimdi bu celâlli, sivri dilli, garip, tahammül edilmez, esrarengiz yabancı? ..

Neye inanıyordu, ne istiyordu? ..

Mevlâna gibi bir bilgi cevherinin şahsında, o bilgi cevherinin aracılığı ile bütün dünyaya duyurmak, anlatmak istediği sırrın ana konusu neydi? ..

İnsanlığa nasıl bir mesaj, nasıl bir insan-Allah ilişkisi öğretmek istiyordu? ..

İnancın zirvesinden Hakikatin özüne ulaşan müstesna tefekkür insanı Şems-i Tebrizî'yi okurken, hiç farkında olmadan onun gizemli dünyasının eşiğinden adım attığınızı hissedecek, özellikleriyle dolacak, adeta tılsımlı bir âleme girip büyüleneceksiniz. İçinde bulunduğunuz zamanın dışına kanatlanıp, onun muhteşem dünyasına yelken açacaksınız,

Onun kişilik çemberine girmeye,

Aşk taşıran terennümlerine ortak olmaya,

Onunla yanmaya,

Onunla coşmaya,

Onunla savrulmaya,

Ölümde ölüm(süz) lüğü Onunla bulmaya,

Aşkın kanatlarında Onunla yükselmeye

Hazır mısınız? ..

Hazırsanız eğer, birlikte yollara düşelim...


5-)


http://www.dogankitap.com.tr/images/kapakResimleriBuyuk/kHelva_B.jpg


(…) Derken o yolculukta bir an geliyor, durup geriye bakma gereği duyuyorum. Geçtiğim yolları, uğradığım durakları, güzergâh boyu karşılaştıklarımı anımsıyorum.
Bu kitap dünden bugüne yazdıklarımdan ufacık bir seçkidir. Bir alıntılar kitabı. Karın doyursun diye değil, tadımlık niyetine.
Kağıdın üzerine konumuş birkaç tatlı kelam. Kağıt Helva…
ELİF ŞAFAK.



Dipnot. Hepsinin aynı anda alınması önerilir. (doktor tavsiyesi :eek: :smile: )

İyi okumalar...

Macavity
02-01-2010, 10:14 PM
İlk olarak; İhsan Oktay Anar - "Puslu Kıtalar Atlası"



http://www.izmirdesanat.org/wp-content/uploads/2009/04/puslu-kitalar-atlasi.jpg





Gerçekten çok farklı bir eser. Eğer bir Türk fantastik romanı ilginizi çekerse mutlaka okuyun derim. Bir ara en çok satanlar listesinin de başındaydı ama popüler kültür ürünü kitaplardan değil, hatta öyle olmaktan çok uzak. Osmanlı döneminin İstanbul'unda geçiyor hikaye ve okurken yaşıyorsunuz o yerlerde. Dili başta ağır gelebilir, oldukça fazla Osmanlıca kelime geçiyor ama okurken kesinlikle sıkmıyor, ayrı bir hava katıyor hikayeye bu dil. Zaten yeni yazılmış ve birkaç sene önce ilk baskısı yapılmış bir kitap olduğu için Osmanlıca kelimelerin kullanımı, yazarın hikayenin geçtiği yer ve zamanla dilin uyumlu olması adına bilerek yaptığı bir tercih sadece. Aslında kitabı çok da fazla anlatmak mümkün değil, çünkü kendine özgü bir eser. Türkçe'de benzeri de yok. Kısaca denilebilir ki; kitabın başından beri aktarılan pek çok farklı karakter ve hikaye bir anda birleşerek sürükleyici bir fantastik romanı ortaya çıkarıyor. Özellikle de sonu çok şaşırtıyor. Hani sonunu söyleyeni öldürmenin caiz olduğu türden bir son (bir filme giderken başıma geldi ordan biliyorum :)). Yazarı İhsan Oktay Anar da kitabı gibi kendine özgü biri. Böyle bir kitap başkasından çıkmaz zaten, ya kaçık olmanız lazım ya da felsefeci :) İhsan Oktay hoca ikincisidir (birincisi hakkında yorum yapmıyorum :P). Ayrıca eğer okuyup da beğenirseniz (aksini düşünemiyorum zaten :)) İhsan Oktay Anar'ın diğer kitaplarını da okumanızı öneririm.






İkinci olarak; John Steinbeck - "Cennetin Doğusu"




http://img216.imageshack.us/img216/6133/post128981234459329.jpg





Yazarından bahsetmeye gerek bile yok zaten. Bu eseri için ise John Steinbeck'in en iyi yapıtı dahi denmektedir. Kitapta ilk andan itibaren çok başka bir hikayenin içinde buluyorsunuz kendinizi. Burada da pek çok farklı karakter hikayenin ortalarında bir araya geliyor ve sonlarına doğru o karakterlerle (ve yazarla) ilgili bir sürpriz ortaya çıkıyor. Adem ve Havva'nın hikayesinden de esintiler var kitapta. Ayrıca saf bir kötülüğün, bunun tam karşılığı olan saf iyiliğin, masumiyetin, saflığın... v.b pek çok kişiliğin, neredeyse fantastik bir kitap havasında işlendiği çok etkileyici karakterler var. Yazarın dozunda kullandığı güzel bir mizahi yöne de sahip eser. Filmi de çekildi birkaç kez ama kitabı tabi ki daha güzel :) Baştan sona bir klasik tadını alıyorsunuz kitaptan. Klasikleri okumayı seven herkesin beğeneceğini düşünüyorum.


Keyifli okumalar...

(Relax "İyi okumalar..." benim repliğim olacaktı.. 3 noktasına kadar hem de.. nasıl benden önce yazarsın:twisted:)

srt
03-01-2010, 11:33 AM
Ben de farkli iki kitap önereyim, bilenleriniz vardir kesin.

http://img301.imageshack.us/img301/2153/ghvmjghjm.jpg http://img442.imageshack.us/img442/2369/sdfgbdsfg.jpg


Umut Sarikaya'nin penguendeki, daha sonra da uykusuzdaki kosesiyle ayni ismi tasiyan iki kitap. Gulmek isteyenlere onerilir cunku cok farkli bir anlatis tarzi var. Ilk kitabin arka kapagi:


"... kapiyi remzi acti. remzi avurtları icine cokmus, gozunde, hani siz de bilirsiniz ya, yalnizca cocuklara ozgu olan o merakli bakisların zerresi bulunmayan embesil yaradilisli bir cocuktu. zaten cocuklari sevmeyen ben, gecen bayram, bayramin dorduncu gunu olmasina karsin hala siyah cizgili gri takim elbisesini giyip bizden seker istemeye geldiginden beri remzi'den tiksiniyordum. yalandan bi basini oksayip iceri, babasi menderes abi'nin yanina gittim. menderes abi oglundan yana cok dertliydi. remzi'ye karsi hirpalayici bir davranis sergileyerek oglunun derslerinin cok kotu oldugunu, mumkunse ona yardimci olmami istedi. ve karsiliginda reddedilemeyecek bir meblag sundu. meblagi duyunca birden remzi'ye karsi buyuk bir sempati besledim ben. hatta oyle sempati besledim ki remzi gibi pirlanta bir cocuga karsi sert cikislar yapan babasi gozumden bir anda dustu. ama sonra meblagi odeyen sahsin remzi degil de babasi menderes abi oldugunu idrak edince her ikisine karsi da notr bir tutum sergiledim..."

simM
06-02-2010, 12:32 PM
http://i1002.hizliresim.com/2010/2/6/3591.jpg


yazar, aşk'ın yanı sıra organ nakli konusuna da dokundurmuş kalemini. Yaşamla ölümün kıyasıya savaştığı yol ayrımında geçen çarpıcı bir öykü. Yanı başımızda yaşanıyormuşçasına gerçek...!!!

'Sen, gözlerinden ateşler saçarak, zehirli oklarını bana yöneltirken, ben sana âşık oldum Nehir...'
'Sen, tüm şatafatlı tanımlardan sıyrılıp en doğal halinle, yaramazlık yapan çocuklar gibi boynunu bükmüş bağışlanmayı beklerken, ben sana âşık oldum Deniz...' Yüreklere düşen ilk kıvılcımlar... Sonsuza dek süreceğine inanılan aşk, mutluluk... Ve o uğursuz kaza! Kadının belleğinde kalan son sözcükler... 'Sıkı tutun Nehir!...'

simM
06-02-2010, 12:41 PM
http://i1002.hizliresim.com/2010/2/6/3640.jpg
Yazarı : Paulo COELHO
Yayınevi : Can Yayınları
Çevirmen : Haldun PAMİR
Basım Yeri / Tarihi : İstanbul / 2000 - Nisan
Sayfa Sayısı : 203

KİTAP HAKKINDA
Veronika, bir manastırda kiraladığı oadasında kendini öldürmeden evvel, sanki ölüme değil de uykuya yatarmışçasına her gün yaptığı hazırlıklarını yapıyor; dişlerini fırçalıyor, kaloriferi kapatıyor, Homme dergisinin son sayısını okumak için başucuna koyuyor. Aynı soğuk kanlılıkla sehpanın üzerindeki dört kutu hapı içiyor ve ölümü beklemek için yatağa uzanıyor. Veronika bu hapları almak için arkadaşlarına uyuyamadığını söylerek onları kandırmış ve güçlü bir uyuşturucu olan bu hapları ona getirmelerini sağlamış. Bu hapları elde ettikten sonra ise intihar etmek için bir hafta beklemiş, yani ölümle flört etmiş. Bunların hepsi onun bu ölüm kararını anlık bir ruhsal dalgalanma sonucu değil de düşünerek, eksileri ve artıları ile tartarak, aklı başında bir şekilde aldığını gösteriyor. Peki, 24 yaşında, güzel, başarılı, sağlıklı, arkadaşları ve ailesi tarafından sevilen bir kadın neden ölümü tercih eder?

Aslında bu sorunun cevabını daha kitabın başında, yani Veronika hangi ölüm yolunu tercih edeceğini seçerken bile almaya başlıyoruz. Veronika bu ölüm denemesinin başarısızlık ile sonuçlanmasından korkuyor ve yüksek bir binanın en üst katından atlar ise amacına kesinlikle ulaşacağını düşünüyor. Ama ailesinin kendisini kafatası parçalanmış bir şekilde görmemesi ve daha çok üzülmemeleri için bu yolu seçmiyor. Sadece bu seçimine bakarak bile Veronika'nın hayatını başkaları tarafından beğenilmek, başkaları tarafından onaylanmak, başkalarını mutlu etmek için harcadığını ve bu nedenle hiç bir zaman hayatın kendisine ne verdiğini yada hayattan neler alabileceğini düşünmediğini yani hiçbir zaman 'kendisi' olamadığını söyleyebiliriz.


Ölümü tercih etmik mi korkaklıktır, yaşamaya devam etmek mi?
Veronika'ya göre ise ölümü tercih etmesinin nedeni ilk olarak yaşamındaki herşeyin hep aynı olmasına ve yaşı ilerledikçe herşeyin yokuş aşağı gideceğine, hastalıkların geleceğine, dostlarının birer birer öleceğine yani yaşamı uzatmanın ona bir şey kazandırmayacağına tam tersine bir çok şey kaybettireceğine, acı vereceğine dair içindeki güçlü inançtı. İkinci neden ise dünyada herşeyin yanlış olduğunu ve kendisinin bu yanlışlıkları düzeltebilecek gücü olmadığını, aciz olduğunu düşünmesiydi. Bu soruları hepimiz hayatımızda en az bir kere kendimize sormuşuzdur; yaşamanın bize vereceği birşey yok ise niçin yaşamaya devam ederiz ki? Kendimizi öldüremeyecek kadar korkak olduğumuz için mi? , Hayatı tüm olumsuzlukları ile birlikte taşıyabilecek kadar cesur olduğumuz için mi?

Veronika'ya göre insanların yaşamaya devam etmesinin tek nedeni kendini öldürecek kadar cesarete sahip olmamaları, o ise bu cesareti gösteriyor ve intihar ediyor. Yani belki de hayatında ilk kez diğer insanlar gibi olma kaygısını bir yana bırakarak, onlardan farklı bir şey yapıyor. Ama acaba bu intihar kararının altında hayatı boyunca kendi olamamış, hep başkalarının kriterlerine göre yaşamış yada onlara uymaya çalışmış bir insanın isyanımı yatıyor. Yani bu intihar kararı 'normal' olana, 'normal' kabul edilene karşı bir tepki mi?

Hayata geri dönüş...
Veronika, ölüme yatışının ardından herşeyin son bulacağını beklerken, gözlerini Vilette akıl hastanesinin yoğun bakımında tekrar hayata açar. Yaklaşık üç hafta makinelere bağlı olarak yaşadıktan sonra, diğer akıl hastalarının tedavi edildiği koğuşa alınır. Ama bundan önce, ölmeyi başaramadığını düşünerek üzüldüğü anlarda çok önemli bir şey öğrenir; doktoru aldığı ilaçlardan dolayı kalbinin zayıfladığını, kalbinin bir hafta içinde duracağını söyler.

Kim normal, kim anormal? Kim deli, kim akıllı?
Koğuşta geçirdiği ilk gecesinde kahramanımız ilk olarak Zedka adında başka bir akıl hastası kadınla tanışır. Zedka ona deli olmanın ne demek olduğunu öğretir. Deli olmak; sadece başkalarından farklı olmaktır. Bunu ise bir öykü ile anlatır;Zedka; 'Çok güçlü bir büyücü, bütün bir ülkeyi yok etmek ister, o ülke halkından herkesin su çektiği bir kuyuya sihirli bir madde atar. Kuyunun suyunu kim içerse delirecektir. Ertesi sabah, herkes kuyudan su çekip içer, hepsi de delirir. Yalnızca kraliyet ailesi, kendilerine ait özel bir kuyudan su çektiklerinden, sihirbaz da o kuyuyu zehirlemeyi beceremediğinden delirmezler. Tabii kral çok kaygılanır, halkının sağlığını ve güvenliğini sağlamak için bir dizi emir verir. Ancak polisler ve müfettişler de halkın içmiş olduğu suyu içmiş olduklarından kralın emirlerini saçma bulurlar, uygulamazlar. Ülkede yaşayanlar kralın emirlerini duyduklarında onun çıldırdığına inanırlar, hep birlikte şatosunun önünde toplanıp tacını ve tahtını bırakması için gösteriler yaparlar. Umutsuzluk içindeki kral tahtından inmeye hazırlanırken kraliçe ona engel olarak der ki; gel biz de o kuyunun suyundan içelim, o zaman biz de onlar gibi oluruz. Ve öyle yaparlar: Kral ve kraliçe cinnet suyunu içip anında saçma sapan konuşmaya başlarlar. Bu durumda halk taşkınlığından dolayı pişman olur; öyle ya madem kral bu kadar bilgece konuşuyor, onu alaşağı etmenin anlamı yoktur. Ülkede barış ve huzur tekrar hüküm sürer, bu halk komşularından epeyce farklı bir hayat tarzı benimsemiştir, ama kral ölüme dek ülkesini yönetebilmiştir.' Aynı kuyunun suyunu içmiş olan herkes kendini normal sanar, kendileri gibi olmayanı ise deli ilan ederler.



Deli olmanın dayanılmaz hafifliği...
Veronika ölümün kendisini bulmasının beklemektense, tekrar kendini öldürmeye karar verir. Zedka, hastahanede kendilerine Kardeşlik Çemberi adını veren bir grup insanın olduğunu, bu gruba üye olan hastaların istedikleri zaman buradan taburcu olup evlerine dönebileceklerini, ama onların bu hastahanede kalmayı tercih ettiklerini anlatır. Bu hastalar haftada bir gün hastahaneden çıkabildikleri için, eğer onlarla iletişim kurar ise ona intihar etmesi için ilaçlar temin edebilirler.

Kardeşlik Çemberi'nin özelliği şudur; bu kadın ve erkekler evlerine gidebilcekleri halde, akıl hastahanesinde kalmayı tercih edenlerdir. Müfettişler geldiğinde ise eve gitmemek için deli taklidi yaparlar. Burası akıl hastahanesi olduğundan onlar içeride oldukları sürece istediklerini söyleme, istediklerini yapma hakkına sahiptirler, eleştirilmezler yada cezalandırılmazlar. Yani bu insanlar dışarıda normal gibi davranmaya çalışıp, toplumun kuralları ile kısıtlanmaktansa, anormal olarak anılmayı kabul edip özgür olmayı, kendi olmayı tercih edenlerdir. Peki normal olmak, ya da olmaya çalışmak insana özgürlüğü mü verir, yoksa özgürlüğünü sonsuza dek elinden mi alır?

Sorgulanan geçmiş...

Veronika, akıl hastahanesindeki koğuşunda kalbini duracağı günü beklerken, intihar etmiş olmanın belki de doğru bir karar olmadığını düşünmeye başlar. Ve o güne kadar ki hayatını sorgulamaya başlar.

'O hapları aldığımda nefret ettiğim birini öldürmeye çalışıyordum. İçimde başka, sevebileceğim Veronikalar olduğunu bilmiyordum.' der Veronika. Peki 'İnsan niye kendinden nefret eder? ' Bu soruya da yanıtı ironiktir; 'Korkaklık belki de. Ya da hiç yakanı bırakmayan yanılmak korkusu, başkalarının senden beklediklerini gerçekleştirememek korkusu.' Veronika, haftalarca, belki de aylarca düşünerek aldığı intihar kararını bile aslında başkaları nedeniyle aldığını farkeder.

Tanıdığı tüm insanlar onu gıpta edilecek bir kadın gibi görürdü; gençti, güzeldi, başarılıydı, kalabalık bir yere gittiğinde herkes dönüp ona bakardı. Herkes onu başına buyruk, iradeli, kararlı, güçlü biri olarak tanırdı. Ama onun kendisi için yarattığı bu imaja uygun davranmak bütün enerjisini tüketmişti artık. Kendi kendisi olmak için hiç enerjisi yoktu.

Ölümdür Yaşamı Anlamlı Kılan...
Ve Veronika ölümüne sadece 24 saatinin kaldığını öğrendiğinde sadece iki dilekte bulunur doktorundan; 'Bana öyle bir ilaç verin ki uykum gelmesin ve yaşamımın geri kalanının her anını yaşayabileyim. Çok yorgunum, ama uyumak istemiyorum. Yapacağım çok şey var, hayatın sonsuza dek süreceğine sandığım günlerde hep ertelediğim şeyler bunlar, sonra, hayatın yaşanmaya değmeyeceğine inanmaya başladığımda da unuttuğum.' İkinci isteği ise şudur; 'Buradan çıkmak, dışarıda ölmek istiyorum.... Mantosuz sokağa çıkıp karda yürümek istiyorum, çok üşümenin nasıl bir duygu olduğunu öğreneyim, değil mi? Hayatım boyunca hep sıkı sıkı giyinmişm, soğuk alma korkusuyla....Yüzümde yağmuru hissedeyim, hoşuma giden bir erkeğe gülümseyeyim, bir kahve ısmarlamak isteyen herkesin önerisini kabul edeyim istiyorum. Sonra annemi öpmek, ona sevdiğimi söylemek, duygularımı açık etmeye utanmaksızın dizinin dibinde ağlamak... Duygular hep vardı, ama hep gizlenmek zorundaydı... Kendimi bir erkeğe gerçekten vermek istiyorum, sonrada yaşadığım kente, hayata ve en son da ölüme'

Veronika ölümle burun buruna geldiği anda, hayatın gerçek anlamının ne olduğunu farkeder; aslında hiç yaşamadığını, sadece yaşıyormuş gibi yaptığını görür. Kitabın bundan sonrasında ve özellikle sonunda ise olaylar hiç beklenmedik bir şekilde devam ediyor.

Belki de ölümle hiç yüz yüze gelmediği için yaşamını sorgulamamış olan bizlere, bize sadece bir kere verilen bir şansı nasıl boş yere harcadığımızı gösteren bir roman.!!=))


Not=yukarıda ki kapsamlı özet de bile birşeyler bulabileceğimiz için kısaltmaya kıyamadım üzgünüm.

simM
06-02-2010, 12:52 PM
http://i1002.hizliresim.com/2010/2/6/3719.jpg



Yaşam ve ölüm arasındaki çizgi bazen çok incelebilir. Bu çizgide yaşanan hayatlar vardır. Can yıkıcı hayatlar.

Emek emek büyütülen sevgiler vardır. Cesaret olmadan tek adım atılamayacak tehlikelerin içine sokar insanı. Acıya beklenmedik faturalar çıkarır. En umulmadık anda, renkler değişir.

Küçücük bir yaşamın ardında kalan, insanın kendisinden büyütüp sevdiği, korumaya yazgılı olduğu bağlılıklar vardır.

Burçak Çerezcioğlu,16 yaşında lösemiden öldüğünde, cesareti, sevgiyi ve yaşamı tanıyordu.

Bu kitapta, kısa bir yaşamın kederini, güzelliğini, acısını, bir savaşı okuyacaksınız.

Ne yazık ki kurmaca olmayan bir hayatın öyküsünü.

Bir babaya, bu dizeleri yazdırmış bir hayatın. (Oyuncu Mehmet ÇEREZCİOĞLUnun 16 yaşında lösemiden ölen kızına itafen)

Sabahları

Hasta uyanmanı istiyorum

Hastaysan eğer

Yaşıyorsun demektir.

Kitapta Burçak adında bir genç kızın hayata dair hayalleri, umutları, acıları anlatılmıştır.Burçak’ın kendi ağzından anlattığı 16 yıllık kısa hayatı ne yazık ki acı bir sonla noktalanmıştır.

Burçak hayata gülen gözlerle bakabilen, hayata bağlı, neşeli bir kızdır.Ve hayatta iki hedefi bulunmaktadır.birincisi sinema sanatçısı, tiyatro oyuncusu veya manken olmaktır.Yani tanınmış, ünlü biri olmak istemektedir.Burçak’ın ikinci arzusu ise Amerika’ya gitmektir.Burçak çok küçük yaştan beri Amerika’da yaşamak, orada okumak istemiştir.Bu hedefi gerçekleşir ama Amerika’ya orada yaşamak için değil, son günlerini iyi geçirmesi için gider.Çünkü Burçak lösemi hastalığına yakalanmıştır.14 yaşında iken sırt ağrıları, halsizlik gibi nedenlerden dolayı hastaneye giden Burçak’ın önce sınav stresinden dolayı psikolojik bir rahatsızlığı olduğu söylenir, aynı belirtilerin artmasıyla hastaneye giden Burçak’a bu kez bir tür kemik hastalığına yakalandığı söylenir.

Rahatsızlığının artmasıyla hastaneye tekrar giden Burçak’ın lösemi olduğu anlaşılır.Ailesi perişan olur, çok üzülürler ve bu hastalığı Burçak’a anlatmaya karar verirler.Burçak hastalığını öğrenince önce şaşırmış, inanamamıştır, ancak hiçbir zaman yılmamış, her zaman kurtulacağını düşünmüştür.Ve doktorların iki ay ömür biçtikleri Burçak yaşama azmi ile iki sene hayatını sürdürmüştür.

Ailesi Burçağın Almanya’da tedavi olmasının daha iyi olacağını düşünerek Burçak’ı Almanya’ya götürmüşlerdir.Ve herkes Burçak için seferber olmuş, her yerde yardım için çalışmalar yapılmıştır.Burçak’ın en büyük korkusu saçlarını kaybetmek olmuştur, ama hiçbir zaman saçları tam olarak dökülmemiş ve dökülen saçları da peruk yapılmıştır.Ve Burçak’ın rahatsızlığın arttığı bir dönemde doktorun tavsiyesi ile ailesi en büyük arzusunu yerine getirmek için Burçak’ Amerika’ya götürmüşlerdir.Burçağa ise iyileştiği için kendisine bir armağan olduğu söylenmiştir.

Ancak yapılan tüm çabalara rağmen Burçak kurtarılamamış, rahatsızlığa daha fazla dayanamayan Burçak 16. doğum gününe 4 gün kala sonsuzluğa kavuşmuştur.

simM
06-02-2010, 01:24 PM
Korku ve gerilim denilinceStephen King gelir aklıma akıcı ve oldukça gerçekçidir anlatımı=)
bazı önerilerim okumaktan keyif aldığım zaman zaman acaba mı dedirten etkileyici kitapları;

http://i1002.hizliresim.com/2010/2/6/3984.jpg

Alacakaranlıkta ağır ağır ilerleyen eski model Chevrolet, karabasan ve ölüm saçan Pandora'nın kutusuna benziyordu. İlerde Bill Hapscomb'un benzin istasyonunun ışıkları parlıyordu... Kısa süre sonra kutu açılacak ve ölüm dansı başlayacaktı...
"Mahşer" iyi ve kötünün arasındaki çekişmeyi dile getiren karanlık güçlerin arasındaki çekişmeyi dile getiren karanlık güçlerin ve karşı konulamayan korkunun destanıdır.( soluk soluğa okunacak acaba mı dedirtecek bir anlatım)

http://i1002.hizliresim.com/2010/2/6/4020.jpg

Ünlü bir yazar olan Michael Noonan karısının ani ölümüyle adeta hayata küser. Ne yaptığı işe, ne de çevresine karşı bir isteği kalmamıştır. Tüm bunlarınn yanında yaşadığı yalnızlık duygusu beraberinde bunalımları ve kabusları getirir. Her gece Sara Laughs adını verdikleri yazlık evlerini rüyalarında görür. Karşı koyamaz ve gider. Artık yeni bir hayata uyanacağını düşünmektedir. Ne var ki hiçbir şey göründüğü gibi değildir. O lanetli evde, kabuslarının birer gerçek olduğunu anlaması uzun sürmez. Burası, dünyanın bu cennet köşesi, aslında hayal ve gerçeğin birbirinden ayrılamadığı bir cehennemdir. (Arka Kapak)
not =Ölümün tadını bile hissetirecek kadar başarılı bir anlatım =))



http://i1002.hizliresim.com/2010/2/6/4073.jpg


Acımasız katillerin bulunduğu Could Mountain hapishanesinin E bloğuna hoş geldiniz. Buradaki mahkumlar ’Yaşlı Sparky’ diye bilinen elektrikli sandalye için sıralarını beklerlerdi.

Hapishane gardiyanlarından Paul Edgecombe için bütün katille aynıydı. Ta ki John Coffey adındaki mahkumla tanışıncaya dek. Dev cüssesli, çocuk kalpli bu adam Edgecombe’un hayatını değiştirecekti...

Romana 1996 yılında "En İyi Roman" Bram Stoker Ödülü verildi...

http://i1002.hizliresim.com/2010/2/6/4122.jpg


Siz daha önce de buraya gelmiştiniz. Tabii gelmiştiniz ya... tabii. Ben gördüğüm yüzü asla unutmam. Buraya gelin de elinizi sıkayım! Bir şey söyleyeyim mi? Sizin yüzünüzü bile görmeden, yürüyüşünüzden tanıdım. Castle Rock'a dönmek için bundan daha iyi bir gün seçemezdiniz. Ne harika değil mi? Av mevsimi yakında başladığında ormanlardaki ahmaklar turuncu giysileri olmayan ve kımıldayan her şeye ateş edecekler. Bunları sonra kar ve sulusepken izleyecek. Ama hepsine daha çok zaman var. Şimdi Ekim ayındayız ve biz Rock'a Ekimin istediği kadar kalmasına izin veririz.. (alıntı)

Önce biraz temposu düşük gelebilir ama elinizden bırakamayacaksınız=)

messi
21-02-2010, 01:49 PM
Relax ağzının tadını biliyon elif şafakın romanlarının hepsi guzel tercih ederim arkadaslar :)

kelebek
21-02-2010, 02:00 PM
280

Dünyamız görünmeyen bir düşman tarafından istila edilmişti. İnsanların bedenleri, bu istilacılar için sahiplik yaparken bedenler bir değişikliğe uğramamış gibi görünse de, zihinleri ele geçiriliyordu. Neredeyse herkes teslim olmuştu.

Geriye kalan vahşi birkaç insandan biri olan Melanie, yakalandığı zaman sonunun geldiğine inanır. Göçebe, Melanie'nin bedenini alan ruh, yetkililer tarafından bir insan bedeninin içinde yaşarken karşılaşabileceği zorluklar hakkında uyarılmıştır: Baskın duygular, hislerin yoğunluğu, çok canlı olabilen anılar Ama Göçebe'nin beklemediği bir zorluk vardır: Bedeninin önceki sakini zihninden vazgeçmeyi reddeder.

Göçebe, Melanie'nin düşüncelerinin derinlerine inerek geri kalan insanların nerde olduğunu öğrenmeye çalışır. Ama Melanie'nin zihninde tek görebildiği, sevdiği adamın, hâlâ saklanan bir insan olan Jared'ın hayalidir. Bedeninin arzularına direnemeyen Göçebe, yakalamak zorunda olduğu bu adama karşı özlem duymaya başlar. Dış güçler, Göçebe ve Melanie'yi, aslında istemeseler de, ortak bir hedefte birleştirir ve birlikte sevdikleri adamı bulmak için tehlikeli ve sonu belli olmayan bir macera için yola koyulurlar.

Zamanımızın en çok ilgi uyandıran yazarlarından biri olan Stephenie Meyer, aşkın direnci ve insan olmanın asıl anlamını anlatan, unutulmaz ve heyecan dolu bir romanla yine sizlerle beraber.







281Bütün Dünya Bir Türk Romanını Konuşuyor


Genç Türk Romancı Serdar Özkan'ın ilk romanı Kayıp Gül bugüne kadar 29 dile çevrildi, 40'tan fazla ülkede basıldı. Kanada'dan Japonya'ya, Brezilya'dan Endonezya'ya, dünyanın dört bir yanında okurların büyük ilgi ve beğenisini kazanan Kayıp Gül, birçok ülkede haftalarca bestseller listelerinde yer aldı.
Tüm zamanların en çok okunan ve sevilen kitaplarından St. Exupéry'nin Küçük Prens'i, Richard Bach'ın Martı'sı, Hesse'nin Siddarta'sı ve Paulo Coelho'nun Simyacı'sına denk tutulan Kayıp Gül, özgün bir 'kendini keşfetme' romanı.
Değişik kültür ve felsefeleri günümüzün modern yaşantısıyla iç içe sunan Kayıp Gül, Doğu'yla Batı arasında bir köprü eser niteliğinde. Sanki bu yönüyle, hem tarihsel hem de coğrafi anlamda Doğu ile Batı arasında bir köprü olan kültürümüzün çağdaş edebiyata akseden bir yansıması.
Kayıp Gül'ün kahramanı Diana'nın peşine takılan okur, başta Türk kültürüne olmak üzere, Yunan mitolojisinden Yunus Emre'ye; William Blake'ten Sokrates'e; doğu mistisizminden Küçük Prens'e; Meryem Ana'dan Nasrettin Hoca'ya; modern yaşantıdan metafiziğe; gerçek dünyadan düşlerin dünyasına ve San Francisco'dan İstanbul'a uzanan bir yolculuğa çıkıyor.
Eserlerinde doğu ve batı motiflerine eşit derecede yer veren Serdar Özkan bir röportaj sırasında kendisine yöneltilen, 'Siz, batı hakkında yazan doğulu bir yazar mısınız, yoksa doğu hakkında yazan batılı bir yazar mısınız?' sorusuna 'Ben bir insanım' diye cevap verecek kadar insanın evrenselliğini ve birleştiğimiz noktaları ön plana çıkaran bir yazar.
Kayıp Gül, evrensel mesajları ve kültürleri buluşturan, Doğuyla-Batıyı birleştiren yönüyle, özellikle kültür çatışmalarının giderek arttığı dünyamızda ümit veren bir eser. Kanada televizyonunda, Kayıp Gül'ün hayatında okuduğu en güzel öykülerden biri olduğunu belirten kitap eleştirmeni Christine Michaud, Kayıp Gül'ün bu yönüne özellikle dikkat çekiyor. Kayıp Gül için 'Bu kitabın bizi birleştirmeye gücü var,' diyen Michaud, kitaptaki öykünün her
insana hitap ettiğini söylüyor.
Serdar Özkan romanlarında, farklılıklarımızdan çok ortak yönlerimize vurgu yapıyor. Yazar, degişik kültürlerden gelen insanların farklılıklarını kabul etmekle birlikte, yine de insan olarak benzerliklerimizin daha önemli olduğunu savunuyor. Üniversite eğitimi için gittiği Amerika'da dört sene yaşayan Özkan, bu düşüncelerinin orada, tamamen farklı bir kültürde yaşarken şekillendiğini söylüyor. Zaten Kayıp Gül de ikiz kız kardeşini aramak üzere
İstanbul'a gelen Amerikalı Diana'nın öyküsünü anlatıyor.
Kayıp Gül aynı zamanda, başkalarının beğenisini ve takdirini kazanmak uğruna düşlerinden ve kendinden ödün veren genç bir kızın öyküsü. 'Başkaları benim hakkımda ne düşünür?' kaygısıyla hayallerini ve 'kendi olmayı' terk eden ve bu yüzden sonunda dibe vuran Diana'nın kendini geri kazanma savaşının öyküsü. Bu savaşında ona St.Exupéry'nin Küçük Prens'i, Küçük Prens'in gülü ve İstanbul'un gülleri eşlik ediyor.


Kitaptan alıntılar:

Pervane - Karanlığa isyan

Salonda uçuşan pervaneden geriye yalnızca, ince bir yanık kokusuyla tavana ışık veren lambanın üstünde belli belirsiz tüten bir duman kalmıştı. Diana, kıvrıla kıvrıla yükselen dumana bakarken, pervanenin kendini neden ateşe attığını düşünüyordu.

Karanlıktan aydınlığa kaçmasını emreden bir içgüdüye kulak vermiş olmalıydı. Işığa doğru telaşla kanat çırpması, onu çepeçevre kuşatan loşluğa bir isyandı sanki. Belirsizliğe isyandı. Işıkta eriyip gitmeyi, bir ömür boyu karanlıkta uçmaya tercih etmişti o.



Meryem Gülü - Kuru gurur


Hatırlıyor musun, güneşli günlerde sana akın akın koşanlar güz gelince bir bir terk etmeye başlıyorlardı seni. Kış iyice bastırınca da hiç kimseyi bulamıyordun yanında. Gururun seni yalnız bırakıyordu ve o kuru gururun yüzünden ağlayamıyordun bile. Bahardaki övgüler seni ne kadar yükseltmişse, sonbahardaki düşüşün de o denli yüksekten oluyordu. Havanın değişmesi yerle bir ediveriyordu seni.

Üzgünüm dostum ama, sana tutkuyla bağlananlar bir gün seni terk edecekler. Çünkü onlar sana değil, kendi tutkularına tapıyorlar yalnızca. Ve bir gün gelecek, o tutkuları başka bir tanrıça bulacak. Senden daha güzel, daha güçlü, daha yüce bir tanrıça! İşte o zaman sen unutulacaksın. Kendini onların övgüleriyle var ettiğin için de, unutulduğun zaman yok olup gideceksin.

kelebek
13-06-2010, 04:49 PM
302 "Bir aşk, bir adamın bakışlarında nasıl sizin olabilir? Siz ki küçük bir kız çocuğusunuz; o aşkı almaya cesareti nereden bulursunuz? Diyelim ki, cesaretsizliğinizin nazıyla, siz ellerinizi açmadan adam aşkı avuçlarınıza bıraktı (içinde gözleriyle birlikte). Siz nasıl taşıyabilirsiniz adama olduğu kadar aşka da çocuk kalırken?

Ve bir yazar aşk yazmışsa sayfalara, kelimeleri daha mı anlaşılır okunur? Siz henüz adım atmadığınız halde görünen ufkunun çetrefilliğinde, yolları daha mı hızlı yürünür, gidilir? Ayrılıkla başlayan bir şarkının nakarata geldikçe vuslata ters ilerleyen sözlerinde, müziği daha mı kavuşulacakmış gibi dinlenir?...

Adam kaybetmediğini bulmuş olmanın sevinciyle aşka bürünüp çocuklaşırken, siz nasıl büyürsünüz suskunluğunuzla? Gözlerinizde dağların koyuluğu, neyi görmekten korkmazsınız? Adam bilirken içinizi ve yine de dilinize yabancı rolünü oynamaya çalışırken, siz neden sessizliğinizin inadında bir "haklı" suretiyle "suçlu" repliği söylersiniz: 'Susacak Var!' "

UYANMA KÜÇÜK KIZ

Uyanma küçük kız! Uyanma ve görme kahramanın olamayışımı!

Ağlamaklı bir uykunun koynundasın. Düşten düşe düşerken nöbetleşe bir çığlık gibi irkiliyor bedenin. Bedenin titredikçe adım duyuluyor dudaklarının arasından. Sızılanır gibi, yankılanır gibi... Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile kalabalıkların içinde kaybolmuş ruhunu bulamayan iz bilmez bir kahramanı oynuyorum. Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile seni korkularından koruyamayacak kadar korkak bir kahramanı oynuyorum. Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile kahramanın olmayı beceremiyorum.

Uyanma küçük kız uyanma ve görme!

Pişman değilim ama keşke soran gözlerine konuşmak yerine "susacak var" diye bakabilseydim. "Susacak var" diyebilseydim. Geç bir itiraf her şey. Geç gelen gerçek incitti içini. İçin için ağlamalara ittim seni. Kendi ellerimle, kendi sesimle... Yersiz susuşlarımdı seni itaatsiz konuşmalara boğan. Zamansız sessizliğimdi seni haykırışlara şahlandıran.

Şimdi uyanma küçük kız! Uyanma ve görme çaresiz kahramanlığımı!

Adım düşmüyor dudaklarından. Adım dökülüyor yalvaran sesinle kulaklarıma. Oysa isyandasın. Bir uyansan, meydan okuyacaksın varlığıma. Gözyaşların süzülüyor saçlarına doğru. Her bir damla dağlıyor beni. Bin parçaya ayrılmış bedenimin tek bir parçası bile dokunamıyor sana. Öyle uzağındayım ki... Ama biliyorum; beni büyütüyorsun düşlerinde.

Uyanma küçük kız! Uyanma ve daha da büyüt çocukluğunu unutmuş ruhumu.

Yazmıştım ya "yaşadığını kanıtladığın için teşekkür ederim" diye, hiçbir şeyle ödenmez bir varoluştu gülüşün. Kaç teşekkür az gelir bilsen ya da kaç bakış. Ölmüş bir kalemi dirilttiğini bilmedin ve görmedin hiç. Gereksiz bir suskunlukla gizledim bendeki senin gerçeğini. Kahramanın değildim, kahramanımdın benim. Bilemedik rollerimizi. Belki de bu yüzden hep şaşırdık repliklerimizi. Hep dil sürçmelerinde kaybettik aslımızı.

Uyanma küçük kız! Uyanma ve görme yok oluşumu.

Beni eski bir yarayla aldattığın gün anladım aslında seni ne kadar da çok sevdiğimi. "Sevmeseydim gitmezdim" dediğimde ne çok istedim seni sevmemeyi ve yanında daha çok kalmayı. Kahramanına yenilen bir yazardım ve gitmeseydim hiç yazamazdım. Ve gitmeseydim hiç yazamazdın!

Uyanma küçük kız! Uyanma ve dinlensin kahramanımın küçük ve yorgun bedeni.
Seni öyle seviyorum ki...

not: Kahraman Tazeoğlu'nun "susacak var" adlı son romanından...

Nuvola
14-06-2010, 03:37 PM
302 "Bir aşk, bir adamın bakışlarında nasıl sizin olabilir? Siz ki küçük bir kız çocuğusunuz; o aşkı almaya cesareti nereden bulursunuz? Diyelim ki, cesaretsizliğinizin nazıyla, siz ellerinizi açmadan adam aşkı avuçlarınıza bıraktı (içinde gözleriyle birlikte). Siz nasıl taşıyabilirsiniz adama olduğu kadar aşka da çocuk kalırken?

Ve bir yazar aşk yazmışsa sayfalara, kelimeleri daha mı anlaşılır okunur? Siz henüz adım atmadığınız halde görünen ufkunun çetrefilliğinde, yolları daha mı hızlı yürünür, gidilir? Ayrılıkla başlayan bir şarkının nakarata geldikçe vuslata ters ilerleyen sözlerinde, müziği daha mı kavuşulacakmış gibi dinlenir?...

Adam kaybetmediğini bulmuş olmanın sevinciyle aşka bürünüp çocuklaşırken, siz nasıl büyürsünüz suskunluğunuzla? Gözlerinizde dağların koyuluğu, neyi görmekten korkmazsınız? Adam bilirken içinizi ve yine de dilinize yabancı rolünü oynamaya çalışırken, siz neden sessizliğinizin inadında bir "haklı" suretiyle "suçlu" repliği söylersiniz: 'Susacak Var!' "

UYANMA KÜÇÜK KIZ

Uyanma küçük kız! Uyanma ve görme kahramanın olamayışımı!

Ağlamaklı bir uykunun koynundasın. Düşten düşe düşerken nöbetleşe bir çığlık gibi irkiliyor bedenin. Bedenin titredikçe adım duyuluyor dudaklarının arasından. Sızılanır gibi, yankılanır gibi... Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile kalabalıkların içinde kaybolmuş ruhunu bulamayan iz bilmez bir kahramanı oynuyorum. Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile seni korkularından koruyamayacak kadar korkak bir kahramanı oynuyorum. Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile kahramanın olmayı beceremiyorum.

Uyanma küçük kız uyanma ve görme!

Pişman değilim ama keşke soran gözlerine konuşmak yerine "susacak var" diye bakabilseydim. "Susacak var" diyebilseydim. Geç bir itiraf her şey. Geç gelen gerçek incitti içini. İçin için ağlamalara ittim seni. Kendi ellerimle, kendi sesimle... Yersiz susuşlarımdı seni itaatsiz konuşmalara boğan. Zamansız sessizliğimdi seni haykırışlara şahlandıran.

Şimdi uyanma küçük kız! Uyanma ve görme çaresiz kahramanlığımı!

Adım düşmüyor dudaklarından. Adım dökülüyor yalvaran sesinle kulaklarıma. Oysa isyandasın. Bir uyansan, meydan okuyacaksın varlığıma. Gözyaşların süzülüyor saçlarına doğru. Her bir damla dağlıyor beni. Bin parçaya ayrılmış bedenimin tek bir parçası bile dokunamıyor sana. Öyle uzağındayım ki... Ama biliyorum; beni büyütüyorsun düşlerinde.

Uyanma küçük kız! Uyanma ve daha da büyüt çocukluğunu unutmuş ruhumu.

Yazmıştım ya "yaşadığını kanıtladığın için teşekkür ederim" diye, hiçbir şeyle ödenmez bir varoluştu gülüşün. Kaç teşekkür az gelir bilsen ya da kaç bakış. Ölmüş bir kalemi dirilttiğini bilmedin ve görmedin hiç. Gereksiz bir suskunlukla gizledim bendeki senin gerçeğini. Kahramanın değildim, kahramanımdın benim. Bilemedik rollerimizi. Belki de bu yüzden hep şaşırdık repliklerimizi. Hep dil sürçmelerinde kaybettik aslımızı.

Uyanma küçük kız! Uyanma ve görme yok oluşumu.

Beni eski bir yarayla aldattığın gün anladım aslında seni ne kadar da çok sevdiğimi. "Sevmeseydim gitmezdim" dediğimde ne çok istedim seni sevmemeyi ve yanında daha çok kalmayı. Kahramanına yenilen bir yazardım ve gitmeseydim hiç yazamazdım. Ve gitmeseydim hiç yazamazdın!

Uyanma küçük kız! Uyanma ve dinlensin kahramanımın küçük ve yorgun bedeni.
Seni öyle seviyorum ki...

not: Kahraman Tazeoğlu'nun "susacak var" adlı son romanından...


Güzel bir alıntı kelebek.

''Dünyadaki tüm cesur korkakların, yeni savunma mekanizması mı acaba '' diye düşündürecek kadar iyi.

pinkfreud
03-07-2010, 01:16 AM
öhöm öhöm göremeyenler için john berger'dan geliyor "görme biçimleri"..


http://www.gaxxi.com/fotoritim/fotoritim/gorsel/dosya/1267562035johnb.jpg

ne güzel kitaptır bu:smile:

Thyia
24-08-2010, 01:41 AM
Mevlana ve Şems'in arasındaki ilahi aşk'ı bazen anladığımı,bazen de anlayamadığımı düşünüyorum. İnsanın başka birinde kendini bulması, bu çok anlaşılır bir şey. Başkasında Allah'ı bulması, bu da olası. Fakat başkasında "Allah aşkı" ile yanmak! Bunu anlayabilmek daha zor... Okudukça bazı şeyleri daha iyi anlayabiliyoruz, fakat ne kadarı doğru onu bilmiyoruz.
Bu kitabı henüz okumadım ama ilgimi çekti paylaşmak istedim....


http://i1008.hizliresim.com/2010/8/24/985.jpg (http://urlal.com/dqqf)


"Ahmet Ümit'ın son romanı, Bab-ı Esrar...Yaşamı, aşkı ve inancı yeniden düşünmek için… Yedi yüz yıldır çözülemeyen sır; Şems-i Tebrizi cinayeti...

Yedi yüz yıldır süren bir sevda; Şems-i Tebrizi ile Mevlânâ

Bab-ı Esrar sadece bir gerilim romanı değil, aynı zamanda bir sırlar kitabı. Fantastik öğeleri kullanarak çok katmanlı bir dil yaratan Ahmet Ümit bu yapıtında Mevlevilik temelinde din ve inanç üzerine ilginç sorular soruyor. Din ile aşk arasında, inanç ile sevda arasındaki ilişkiyi bambaşka bir açıdan gözlerimizin önüne seriyor.

Dünyayı, yaşamı, inancı ve aşkı, yeniden düşünmemiz, yeniden araştırmamız, yeniden okumamız için...

Ey sırrı araştıran kişi !
Can var can içinde, kalbine inde ara
Sen kendi özünü kendinde ara
Ey sırrı araştıran kişi, her yerde ara
Lakin o değil dışarıda, kendi içinde ara...